|
BU SABAH GÜNEŞ DÜNDEN FARKLI DOĞACAK
.:
Çetin YILDIRIM .:
Gece uyku tutmamış. Sanki içinde bir kristal küre gibi kurguladığı o uzun
planlar seyrettiği birkaç saniyelik bir resimle yerle bir olmuştu. Gözlerini
tavanda gezdirirken içinde ta derinliklerde darmadağın olan o kristalin
kırıklarında inciniyordu yüreği. Ayakları uyuşup bu halin geçmesini
isteyerek kalbinden dua ediyordu. Kalktı. İçi yanıyordu. Dolaba yöneldi.
Soğuk bir suyun içinin yangınını geçireceğini düşünüyordu. Kana kana içti.
Dudağının kenarından göğsüne damlalar akmış olsa da susuzluğu aksine daha da
çoğaldı.
Kendisiyle yoğunlaşmak istemiyordu, ısrarla kendisinden uzaklaşmak
istiyordu. O gördüğü resim sanki göz kapaklarına asılmıştı. Balkon kapısına
yöneldi, yüzüne vuracak serinliği isteyerek açtı. Teninde hissettiği
serinlik değildi, ılık, sıcak bir iklim hücum etti sanki tüm bedenine. O
resmin ikliminden bir türlü sıyrılamıyordu. Burnuna ötelerden gelen barutun,
kanın ılık, sıcak; çocukların ter kokuları geliyordu sanki. Gözünün gördüğü,
teninin hissettiği her şey kendisini ta o ötelere götürüyordu. O resme, o
coğrafyaya, o insanlara yakın hissediyordu hem bedenini hem ruhunu.
Sigarasından derin bir nefes çekti, başını gök kubbeye çevirdi. Gördüğü her
bir yıldız, her bir ışık kümesi göklere yükselen feryat ve figanları haber
veriyordu. Kaçamıyordu yüreğindeki o hesaplaşmadan. Yıllar önce yitirdiği o
duygularla tekrar tanışıyordu. İç çekti. Bu sefer daha ölümcül, daha taze
daha yenilenmiş olarak içini yıkıyordu bu hâl onun. İçi temizlendikçe
omuzlarında ağırlıklar hissediyordu ama özgürleşerek yüklenmekteydi tüm
ağırlıklar bedenine.
Evet, bağlıydı ta ötelere. Her uzvuyla aynı bütünün parçasıydı o bundan
kaçmak istemiş olsa da. Canı onlarla yanıyordu. Sevindi. Hâlâ o güzel
güvercinin kalbinde yaşadığına, aynı hisleri taşıyıp hissettiğine çok ama
çok sevindi ve birden zihnine düştü: “Rabbin seni unutmadı ve terk etmedi”
kutlu sözü.
Yıllar öncesindeki bir şubat ayında küllenmiş o ateş alev vermeye başlamıştı
sanki. Bütün hissiyatı titriyor, inançları ona bu fetret devrini bitirmesini
Kudüs’ten gelen feryatla, Lübnan’dan gelen tekbirlerle son vermesinin yolunu
gösteriyordu.
Çevresinde aydınlık diye adlandırılmış kara ruhlular olsa da yıldızlar da
inancı gibi yıllar öncesinin coşkusuyla parlıyorlardı; o puslu, o sönük
hallerinden sıyrılmışlardı. Şehitlerin kanları, anaların feryadı ruhundaki
tozları üflemiş, yıldızları yeniden cilalamıştı. Sahip olduğunu sandığı her
şey ve sahip olmak istediği ne varsa onun olmayacaktı. Arınarak yönelme
zamanını kaçırmak istemiyordu. Yüreğini, inançlarını yakan o acı var olma
sebebiydi. Kavrayışını yeniden sorgulayarak, yüreğinin akışının fıtratının
yanında olması gerektiğini biliyordu.
Biliyordu; bu sabah güneş
dünden daha farklı doğacak ve o, hayatı önceki günden farklı algılayacaktı.
O’nun için sevip O’nun için nefret etmeliydi. Yıldızları şekillendiren,
kendisinin sevgi ve nefretini de şekillendirmeliydi.
Yürüyüşüne kadar yabancısı
olmadığı, özleyip durduğu, eskimeyen o hâle akacaktı benliği. Musluğa
yöneldi, elini yüzünü yıkadı. Hafiflemişti, omuzlarındaki yüklere inat
mutluydu. Kalbindeki sızı, yüzünde tebessüme dönüşüyordu. Ve o göz
kapaklarındaki resim Vaad’in son haliydi ve Vaad kuş olup gülücüklerle kanat
çırpıyordu And’a doğru. Hayatı yeniden inşa için her şehit bir çağrı olup
Anadolu kıtasında aks-i seda veriyordu. Allah vaadini Vaad’le sunuyordu
insanlığa Beyrut’tan; duyabilen, görebilen ve hissedebilenler icin.
Kafasındaki cam kırıklarını
yüreğinin potasından eriterek, yeniden yenilenerek bir Anka kuşu
oluşturuyordu. Gaye; hayata tebessüm, dünyaya alaycı bir gülümseme ve
birlemekti ‘O’nu…
|