. Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 9 Eylül-Ekim 2006



KERBELA ÇÖLÜNÜN SUYU HÜSEYİN

.: Serim DÜĞÜM .:
 

Hüseyin sabah erkenden evden çıkıyor, aç karnını düşünemeden bu en kenar mahallenin soğuk taşlarını adımlayarak şehrin merkezine doğru yöneliyor. Annesinin, kardeşlerinin karınlarını doyurmak düşüncesi kafasını meşgul ederken yönünü kestiremiyor. Bilinçsiz adımlar onu fasit bir dairenin etrafında dönderip duruyor. Yükselen güneşe aldırış etmiyor bile. Güneş Hüseyin’in yüreğini, bedenini ısıtmıyor. Avare adımlarla dolaşıyor Hüseyin, evden niçin çıktığının bile farkına varamıyor. Geldiği yolu aklından evvel ayakları buluyor. Nemli kaldırım taşlarının soğukluğunu hissetmiyor ayakları. Evin kapısına varıyor, annesi kapıyı açıyor, bir şeyler soruyor Hüseyin’e. Hüseyin soruları duymuyor. İçeri giriyor, bir oraya bir buraya yöneliyor. Ne yapacağını bilemiyor. Vaktin geldiğine kanaat ederek çantasını omuzluyor, evden çıkıyor. Annesi ve kardeşi bir şeyler söylüyor ama Hüseyin onları duymuyor.


Süslü cümlelerle dersler geçerken Hüseyin bambaşka dünyalarda dolaşıyor. Öğretmenlerinin konuşmalarını gizemli bir masal edasıyla kulaklarında gezindiriyor, onlarla yüreğini dinginleştiriyor, kimseyi duymuyor, kimseyi anlamıyor. Ders aralarında birileriyle bir iki kelam ediyor, neler konuşuyor, neler dinliyor, farkına varamıyor. En arka sırada oturuyor, yanına bir sıra arkadaşı bulamıyor. Arkadaşsız ve aç karnına Hüseyin başka alemlere dalıyor, çevresinden kopuyor, başka diyarlarda geziniyor.
 

Öğle arasında evine gidip gitmemeyi düşünemiyor Hüseyin. Ayakları onu yine belirsiz sokaklarda gezindiriyor. Her nasılsa bir zaman sonra evin yoluna çıkıyor, annesi kapıda bekliyor Hüseyin’i, bir şeyler söylüyor ona. Hüseyin konuşulanları anlamıyor, kulakları başka kelimeler duyuyor, yüreği başka sözler anlıyor. Başını önüne eğiyor, küçücük pencereden dışarıya kaçırıyor bakışlarını. Sedire uzanıyor, kafası zonkluyor, hayatın içinden çıkamıyor.
 

Öğle sonrasında okulda daha daralıyor, bunalıyor, acıkıyor, sinirleniyor Hüseyin. Konuşamıyor, paylaşamıyor. Okul bitiyor, fersiz güneşin ışıkları bütün bütün kayboluyor, hızlı adımlarla evinden tartı aletini alan Hüseyin şehrin ana caddesine iniyor.
 

Işıltılı mağazaların önünden yenik bir asker duruşuyla geçiyor Hüseyin. Soğuk caddenin soğuk taşları üzerine bırakıyor tartı aletini. Geçip giden insanları bekleyecek şimdi. Şimdi onların lütufkâr bakışlarına muhtaç olacak. Azıcık yürüyüp geçtikten sonra geri dönüp içlerindeki acıyı susturmaya çalışanlara teşekkür edecek, kaç kilo olduklarını söyleyecek. Bir ekmek parası kadar ya alacak ya alamayacak. Kimi kibirli insanlara cevap bile vermeden, tek bir kuruşlarını bile almadan çoğu zaman boynunu eğecek, saatlerce her an artan soğukta ayakta bekleyecek.
 

Saatlerce ayakta bekleyen Hüseyin karartıların içinde bir karanlık heykele benzeyecek. Hiç kıpırdamayacak. Gelip geçen insanlar bu heykelden ürkecek. Yüreklerinde farklı korkular depreşecek, tartılmayı akıllarının ucundan bile geçirmeden Hüseyin’den daha uzak bir noktadan geçmenin hesabını yapacaklar.
 

Hüseyin evin ekmeğini karşılayacak parayı denk getiremeyecek. Yüzünü yalayıp geçen soğuk yüreğini ezecek, donduracak. Annesinin ve kardeşinin simaları gözünün önünde donuk birer resim gibi asılıp kalacak. Soğukta susayıp Hüseyin yutkunmaya çalışacak, bir damla suya hasret Kerbelâ’daki Hüseyin gibi çaresizlikten kıvranacak, bir çıkar yol bulamayacak.
 

Karanlığın iyice arttığına kanaat getiren Hüseyin belki birkaç ekmek alabilecek kazancıyla eve doğru dönüyor. Ağır aksak adımlarla eve çıkan sokağın başına yöneliyor. Soğuk artıyor, kulaklarına evden üşüme sesi geliyor. Annesine, kardeşine kömür alamayan Hüseyin, evin bacasını tüttüremeyen Hüseyin, kalbindeki acıları dindiremeyen Hüseyin, gözyaşlarıyla yüreğini ısıtamayan Hüseyin yine mağlup olduğu bir günün akşamında daha ne kadar tekrarlanacağını bilemediği bir dönüşü yaşıyor. Soğuk ve öfke bilincini köreltiyor, bakışlarındaki yumuşaklığı alıp götürüyor.
 

Hüseyin tırmandıkça mahallesine doğru, girdikçe dar yollara karanlık ve ıssızlık artıyor. Hüseyin’in aşına göz koymuş iki kötü adam Hüseyin’in önüne çıkıyor, soğuktan kaskatı kesilmiş kafasına, sırtına sopayla vuruyorlar. Hüseyin şaşıracak bir an bile bulamıyor, kafasından kanlar akarken onlar cebindeki rızkını alıp gidiyorlar. Hüseyin, Kerbelâ ıssızlığına uzanıyor, tartı aleti uzaklara yuvarlanıyor, kara gözleri sokağın soğuk taşlarına bakarken, yüzünde, aldığı darbelerle soğuğun bileşiminden vücuduna yayılan tarifsiz duygu şekilleniyor, Hüseyin’in annesi geç kalan oğluna bakmak için pencereye yakın oturuyor.