. Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 9 Eylül-Ekim 2006


 

SESİNİN YANKISI YETMEDİYSE İNSANLIĞA

.: Neşe GÜRER .:

Yıllar önce de tıpkı böyle yanıp kavrulmuştu yüreklerimiz. Küfür bayrağı altındaki canavar ruhlu katiller, götürdükleri ıssız yerlerde taşlarla parçalamaya çalışıyorlardı, kollarını ve bacaklarını savunmasız yiğitlerin. Kaç kişinin pençelerinde savunmasız tek bir mü’min. Bundan sonra dönmez dünya zannetmiştik, güneş gülümsemez, bulutlar rahmet indirmez susuz topraklara. Ebabiller taş değil cehennem koru fırlatır zalim beyinlere.


Kaç asırdır süren kin, minicik yüreklere bomba yağdırmaya devam ediyor. Her vurulan şehid inadına gülümsüyor, her atılan taşı ebabil kanatlarıyla tutup mağmaya dönüştürüyor Siyonist ruhlarda.


Ürkütüyor gece gündüz bitmeyen bomba sesleri, siren sesleri, çığlıklara karışan ambulans sesleri. Sen geliyorsun yavrum aklıma ve senin şehadetin geliyor.


Koklasam saçlarından bebeğim, öpsem minik ellerinden, göz yaşlarımla yıkasam dudaklarından süzülen sıcak kanları. Körpe yüreğine kalbimden bir nefes akıtsam bir kez bakar mısın gözlerime?


Yıkılıp viran olan evler, feryatlar, barut kokuları ve tankların arasındaki minik bedenin yakıp kavuruyor yüreklerimizi.


Mescid-i Aksâ’yı düşürdün anlamsız telaşlarımıza. Unuttuğumuz, bakarken göremediğimiz, Resûl’ün gece yolculuğunun bereketli durağı yaktı kalplerimizi. Kimler yüz sürmedi ki taşlarına, hangi alın acziyetini sunmadı sana… Tuttun ellerinden de yanık kalplerin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürdün, oradan kalplerimize yükselttin.


Gülümseyen yüzünü hatırlamamak, Rabbe koşarkenki tebessümünü unutabilmek için farklı meşgalelere dalıyorum ama olmuyor.


“Anneciğim!” deyişini duyar gibiyim. Bir “gül”ü koklayışını, bir de “taş”ı kurşun yerine kavrayışını…


Binlerce kez “Yavrum!” diyebilsem sana.


Yavrum korkma! Sen önden koş vuslata.
 

Kurşunlardan, bombalardan, hakîkate isyan eden katillerden korusun seni; çaresizlerin, mazlumların Hâmî’si.
 

Bir avuç kum atayım koştuğun yollara. Ve kâfirlerin üzerine bir kez de biz söyleyelim: Yâ Sîn. Ve’l-Kur’ân’il-Hakîm… diye.
 

Benim figânıma aldırma yavrum. Kanayan yüreğimi umursama. Bağrıma bastığım taşları bir kez de senin için fırlatıyorum.
 

İnen her cop, kin olup yaksın kırılası ellerini.
 

Senin tebessümün umut oldu diğer çocuklara. Şimdi onlar yarıştalar sana yetişebilmek adına. Bir adım daha yaklaşıyorlar demir yığınlarına.
 

Sesinin yankısı yetmediyse insanlığa, yüzünün tebessümü ulaştı mü’min fıtratlara.
 

Yakup, gözlerine fer olsun diye kokulu gömleğini bekliyor.
 

Davud ve Süleyman kucaklamak için seni saray kapılarını sonuna kadar açmış bekliyorlar.
 

Musa, denizin karşı kıyısına geçmen için seni bekliyor.
 

İbrahim öpüyor gözlerinden.
 

Muhammed, Hasan ve Hüseyin’in yanlarına seni çağırıyor.
 

Göklerden bomba yerine rahmet yağıyor, altlarından ırmaklar akan cennetler sıraya geçmiş seni selamlıyorlar.
 

Sen üzülme yavrum! Yalnız bıraksa da seni tüm insanlık, “dur” demese de zalimin zulmüne basiretsiz kuklalar; unutma, bizi de onları da yaratan “Bir”i var!