|
SUSKUYA METHİYE
.:
Hikmet
KIZIL
.:
Yalnızlığın dilini konuşturduğu bu kent
ölüsünde hayatın ve aşkın anlamını kavramaya çalışıyordu. Derin düşüncelere
daldığı hazinli gözlerinden okunuyordu.Çocukluk ve ergenlik kuytularında
yaşadıkları, gözlerinin önünden bir masal gibi geçiyordu. Şimdi büyümüştü,
hayat karşısında sırlı bir masal kahramanı gibi lal kesilmişti. Suskuya o
kadar alışmıştı ki zaman zaman kuş cıvıltılarında bile rahatsız oluyordu.
Kendisini gecenin kalbine bırakmak istiyordu. Ceketinin iç cebinden daha
önce sarıp tabakaya yerleştirdiği sigaralardan birini aldı, derin bir nefes
çekti cigarasından. Mezarlık her zamankinden daha karanlıktı, normal
insanların haşyetle ve korkuyla karşılayacağı bir ürperti dolanıyordu
mezarlıkta. En yakın yarenini kaybettiğinden beri gece yarıları gelip burada
dururdu saatlerce. Ağlardı, sigara içerdi ve inadına susardı.
Susarken onu anlayabilmek için suskunun elifbasını yutmuş olmak gerekirdi.
Mezarın birinde bir zambak uyanıyordu, gözleri takıldı, uzun uzun seyretti
bu zambağı. Kırgın ve hazin şarkılar söylüyordu gece. Suskun bilgeyi
hatırladı, susarak ne kadar çok şey anlatıyordu. Onun yanında olmasını
diledi, yalnızlığı ortasından çatlatan bir suskunlukla ona varmayı, onunla
dertleşmeyi .. Ne kadar da çok isterdi.
Ama bu çok zordu, suskun bilge çekip gittikten sonra, can dostu, ciğerinin
bir parçası da yenilmişti hayata, işte şuracıkta yatıyordu..
“Dostum” dedi “dostum!” “dünya ne kadar hızlı değişiyor soluduğum hava, şu
göğsüme çarpan serinlik, şu uyanan zambak, sırılsıklam bir hüznü pompalıyor
damarlarıma her şey değişti ve ben kalakaldım bu kent ölüsünde, sen
nerdesin, bilge nerde? Uzun gecelerde okuduğun mısraların nerde , hayat
neden bu kar garip?neden her an gözlerimde bir yalnızlık infilak ediyor?
Neden acılar zerk ediliyor her anımda damarlarıma? Bu suskunluğun tenhasında
daha ne kadar yaşayacağım? Hem biliyor musun boynuna urgan atılmamış bu
şehrin gecelerinde ne kadar tütün içsem de hafiflemiyor acılarım, kahır
bulutları dönüyor başımda, ben susuyorum… İrikıyım adamlar zulümleriyle
kirlettiler dünyayı,artık felçliler insanlar, sorgusuz yaşıyorlar,
endişesiz.. Maharetle ölebilsem, yaşamakları cüzlere bölebilsem hepsini
soluklayıp geçsem bu sicili şer kokan kentten…
Şimdi bütün isyanların adresi kalbimden geçiyor, ölümün birinci cildinde yer
almak için nefes alıyorum, lirik şiirler okuyorum içimden, zührem yıldızı
parlıyor,delişmen yüreğimle koşuyorum acıtan, bir yanımı götüren mısralara.
Tıkız gürültüleriyle hayatın benden usanan taraflarına sığınsam adıma deli
diyecekler biliyorum.
“İsterlerse gözlerimi rehin bırakabilirim bu aşk yoksulu kentlilere. Bütün
yürek burkulmalarımla ey benim hüznü hüküm giymiş yüreğim tenime isyanlardan
bir sabah getir kusayım içimdeki ilenci, usumda bileylenmiş acılarım var
hepsi sende kalsın ey hayat…”
Bu lirik söylemle zambak doğumunu bırakmış solgun bir çiçeğe dönmüştü, gece
en zifiri karasını kuşandı, kirli sakallarından dünyanın günahları
dökülüyordu, kent bütün sessizliğiyle gürültülü bir sabaha uyanmak üzre, bu
zifiri karanlığa sabretti biraz daha. Ölümü gül yorumunda, bir anne
sıcaklığı hisseder gibi çekti içine, gün ışıdı mezarlıkta, metafizik yandı
çünkü uyanmıştı fizik. Artık yeni bir ad gerekse insana, susku düşmeliydi
şairlerin payına… ve sustu şairler…
|