. Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 9 Eylül-Ekim 2006


 

SUSKUYA METHİYE

.: Hikmet KIZIL .:


Yalnızlığın dilini konuşturduğu bu kent ölüsünde hayatın ve aşkın anlamını kavramaya çalışıyordu. Derin düşüncelere daldığı hazinli gözlerinden okunuyordu.Çocukluk ve ergenlik kuytularında yaşadıkları, gözlerinin önünden bir masal gibi geçiyordu. Şimdi büyümüştü, hayat karşısında sırlı bir masal kahramanı gibi lal kesilmişti. Suskuya o kadar alışmıştı ki zaman zaman kuş cıvıltılarında bile rahatsız oluyordu. Kendisini gecenin kalbine bırakmak istiyordu. Ceketinin iç cebinden daha önce sarıp tabakaya yerleştirdiği sigaralardan birini aldı, derin bir nefes çekti cigarasından. Mezarlık her zamankinden daha karanlıktı, normal insanların haşyetle ve korkuyla karşılayacağı bir ürperti dolanıyordu mezarlıkta. En yakın yarenini kaybettiğinden beri gece yarıları gelip burada dururdu saatlerce. Ağlardı, sigara içerdi ve inadına susardı.

Susarken onu anlayabilmek için suskunun elifbasını yutmuş olmak gerekirdi. Mezarın birinde bir zambak uyanıyordu, gözleri takıldı, uzun uzun seyretti bu zambağı. Kırgın ve hazin şarkılar söylüyordu gece. Suskun bilgeyi hatırladı, susarak ne kadar çok şey anlatıyordu. Onun yanında olmasını diledi, yalnızlığı ortasından çatlatan bir suskunlukla ona varmayı, onunla dertleşmeyi .. Ne kadar da çok isterdi.

Ama bu çok zordu, suskun bilge çekip gittikten sonra, can dostu, ciğerinin bir parçası da yenilmişti hayata, işte şuracıkta yatıyordu..

“Dostum” dedi “dostum!” “dünya ne kadar hızlı değişiyor soluduğum hava, şu göğsüme çarpan serinlik, şu uyanan zambak, sırılsıklam bir hüznü pompalıyor damarlarıma her şey değişti ve ben kalakaldım bu kent ölüsünde, sen nerdesin, bilge nerde? Uzun gecelerde okuduğun mısraların nerde , hayat neden bu kar garip?neden her an gözlerimde bir yalnızlık infilak ediyor? Neden acılar zerk ediliyor her anımda damarlarıma? Bu suskunluğun tenhasında daha ne kadar yaşayacağım? Hem biliyor musun boynuna urgan atılmamış bu şehrin gecelerinde ne kadar tütün içsem de hafiflemiyor acılarım, kahır bulutları dönüyor başımda, ben susuyorum… İrikıyım adamlar zulümleriyle kirlettiler dünyayı,artık felçliler insanlar, sorgusuz yaşıyorlar, endişesiz.. Maharetle ölebilsem, yaşamakları cüzlere bölebilsem hepsini soluklayıp geçsem bu sicili şer kokan kentten…

Şimdi bütün isyanların adresi kalbimden geçiyor, ölümün birinci cildinde yer almak için nefes alıyorum, lirik şiirler okuyorum içimden, zührem yıldızı parlıyor,delişmen yüreğimle koşuyorum acıtan, bir yanımı götüren mısralara. Tıkız gürültüleriyle hayatın benden usanan taraflarına sığınsam adıma deli diyecekler biliyorum.

“İsterlerse gözlerimi rehin bırakabilirim bu aşk yoksulu kentlilere. Bütün yürek burkulmalarımla ey benim hüznü hüküm giymiş yüreğim tenime isyanlardan bir sabah getir kusayım içimdeki ilenci, usumda bileylenmiş acılarım var hepsi sende kalsın ey hayat…”

Bu lirik söylemle zambak doğumunu bırakmış solgun bir çiçeğe dönmüştü, gece en zifiri karasını kuşandı, kirli sakallarından dünyanın günahları dökülüyordu, kent bütün sessizliğiyle gürültülü bir sabaha uyanmak üzre, bu zifiri karanlığa sabretti biraz daha. Ölümü gül yorumunda, bir anne sıcaklığı hisseder gibi çekti içine, gün ışıdı mezarlıkta, metafizik yandı çünkü uyanmıştı fizik. Artık yeni bir ad gerekse insana, susku düşmeliydi şairlerin payına… ve sustu şairler…