|
. Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 9 Eylül-Ekim 2006 |
|
Göçebelik kalkmış değil.
Modern dünyanın insanları, göçebelik kültürünü hayatlarında, farklı
sebeplerle de olsa sürdürüyor. Artık biz bunun adına “taşınma” diyoruz ve
aslında her gün taşınıyoruz. Ömrümüz taşınarak geçiyor; evden işe, işten
eve... Dünyalık alışverişler de olmasa, kaçımız kendimize üçüncü bir adres
ediniyoruz? Kaçımız farklı sorumlulukları taşımayı göze alabiliyor, bunun
üzerinde durmak lazım... Ama ben bu yazıya dahil edeceğim notlarda,
düşüncelerimi başka noktalara odaklıyorum. Şehre. Yüzlerce kilometre
uzağından, bir yabancı olarak, göçümü toparlayıp geldiğim Tokat şehrine.
Böylece, siz Tokat’ta yaşayan biri olarak, şehre dışarıdan gelen birinin,
yaşadığınız mekanlarda ne gördüğünü; ve siz, Tokatlılara hemşehri olmayan
okurlar, farklı bir mekana dair ilk izlenimleri okuyacaksınız.
Geçmişin izlerini insan
hayatından silmek mümkün değil. Şehirlerin hayatları da, insan hayatına
benzediği için, Tokat’ın geçmişinden kalan izleri, şehrin yüzünde hâlâ
okuyabiliyorsunuz. Ve o yüzde bir şaşkınlıkla karşılaşıyorsunuz. Geniş
caddelerin yanına sağlı sollu dizilmiş koca koca binalar, size yeniyi
gösteriyor. Ama siz, saptığınız ilk arka sokakta, yüksek yapıların arasında
büzüşüp kalmış geçmişi fark ediyorsunuz. Bu, keskin bir farklılık olduğu
için şaşırıyorsunuz. Apartmanların gölgesinde kalan ahşap evler. Dış cephe
kaplamalı binaların arasında kalan eski dükkanlar... Şehirleri anlatan
belgesellerde buna “geleneksel ile modernin uyumu” deniyor ama siz işin
aslında öyle olmadığını, Selahaddin Şimşek’in “Yan yana gelmekle beraber
olunmaz.” mealindeki sözünden gayet iyi anlıyorsunuz.
Tokat sakin bir şehir... Bu
sakinlik, miskinliğe varıyor mu, şimdilik bilemem. Ama büyük şehirlerdeki
imkânların burada bulmanız biraz zor. Bu zorluğu bir avantaja dönüştürür
müsünüz yoksa sakinliğe kendinizi mi kaptırırsınız, bu da size bağlı.
Sonuçta, büyük şehirlerde hayatı küçük alanlara sığdıranlar nasıl oluyorsa,
küçük şehirlerde alanı genişletenler de öyle olacaktır. Bu, bir şehri
değerli kılan en önemli unsurun, mekân ya da imkândan önce insan olduğu
gerçeğini bir kez daha ispatlıyor sanırım.
Bu not, şehir merkezinin
dışından, eski bir Gürcü köyünden. Galiba, şimdiki adı Gülpınar... Bu köye,
başsağlığına gittim. Cenaze namazından sonra dikkatimi çeken birkaç şey
oldu, aktarayım. İlki, tabutun taşınmamasıydı! Bu dünyadan göçüp, öteki
dünyaya giden merhumenin tabutu, yan yana ve karşı karşıya dizilen
insanların elden ele birbirine sevk etmesiyle ilerliyordu. Bir vagonun
raylar üzerindeki seyrini düşünün, görüntü kafanızda daha net canlanacaktır.
Bu, insanın son kez taşınması esnasında gerçekleşen farklı bir uğurlamaydı
benim için; tabutu taşıyarak ilerlemek yerine, durduğu yerden tabutu
ilerletmek. İkincisi, mezarlığa giden yoldaki tabelaydı. “Son Yolculuk
Caddesi.” İnsan bedeninin toprağa taşındığı yola verilen ilginç ve bir o
kadar da anlamlı bir isim. Üçüncüsü ise, yan yana duran iki mezar taşının
yürüdüğümüz yola bakan kısımlarında yazan şu cümleydi: “Peşimizden geliyosun”.
Sanırım “geliyorsun”daki “r” toprağa düşmüştü ama bu mesajı anlamamıza mani
sayılmaz, öyle değil mi? |
|
|