|
. Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 9 Eylül-Ekim 2006 |
|
EDEBİYATTA TASAVVUF MAYASI YA DA İKİNDİ YAĞMURU
.: Asım ÖZ .:
Çinliler kızdıkları bir insana şöyle beddua ederlermiş: “Tuhaf bir çağda yaşayasın.” Sapla samanın birbirine karıştığı tuhaf bir çağda yaşıyoruz. Birbiri ardına dergiler yayımlanıyor. Sufi meşrep yayınevleri kuruluyor. Sadece sufi geleneğe odaklanan dergilerde birbiri ardınca söyleşiler yapılıyor. Kuşkusuz tümden olumsuz gelişmeler değil. Özellikle edebiyat dünyasında yeni bir derginin adının duyulması edebiyat dünyasının nefes alıp verişinin de kanıtıdır. Dergilerin çıkışına karar verilmesi ile ilgili farklı gerekçeler, amaçlar öne sürülür. “Başka dergiler varken niçin yeni bir dergi” sorusuna her dergi kendince yanıt vermeye çalışır. Dergi öncelikle bir fikrin bir edebi anlayışın iletimini sağlar. Bu nedenle iletmek istedikleri vardır. İdealleri, düşleri edebi bir anlatımla dile getirir. Beyinlerin iletişim araçları ile istila edildiği bir dünyada edebiyat dergileri kendince bir alan açma çabasının somutlaşmasıdır. Aynı zamanda genç kalemlerin itimat gördüğü yazı mekânlarıdır. Dergilerin çıkışı ve varlığını konumlandırdığı düşünüş çerçevesi o derginin kültürel sermayesini ayan beyan ortaya koyar. Edebiyat dünyasında gün geçmiyor ki, bir derginin açıldığını ya da kapandığını duymayalım.
Tasavvuf belli bir
döneme has olmanın ötesinde kuşakları aşan bir düşünsel çerçevedir. Bu
göstergenin edebiyat dünyasına yansıması göstergelerle ortaya konulduğunda
hakim edebi çevrelerden “tasavvufsuz edebiyat olmaz” benzeri tekrarlana
tekrarlana doğma haline getirilmiş tezlerin edebiyata derinden derine
işleyen bu statükoyu koruma kaygısıyla dillendirildiği görülecektir.
Edebiyat dünyasının bu halini eleştirel kavramsal çözümlemelerle yaklaşma
durumu “abesle iştigâl” ifadesiyle gündemden uzaklaştırılmaya çalışılır.
Edebi kimlik’e veri sağlayan bilgilerin oluşturduğu fikirler hem bireysel
edebi kimlik hem de kolektif edebi kimlik açısından analiz edildiğinde
kuramsal çalışmalara daha nitelikli bir biçimde dönüştürülebilir. Düşünce
dünyasında kimlik kavramının muteber bir yer edinmesinde psikiyatrist ve
psikanalist Erik Erikson’un 1950’li yıllarda yaptığı çalışmalar önemli
olmuştur. Kimlik meselesini daha çok bireysel kimliği tanımlamak amaçlı
olarak kullanan Erikson’dan sonra toplumsal ve kültürel açıdan kimliğin
tanımlanması ve tartışılması önemli hale gelmiştir. İkindi Yağmuru’nda yer
alan birkaç metni çözümlemek edebiyatın dergi düzleminde tasavvufla kurduğu
ilişkiyi anlamak ve bireysel kültürel kimliğin çerçevesini apaçık bir
biçimde ortaya koymak açısından ilginç kanıtlara ulaşmamızı mümkün
kılacaktır. Derginin ilk sayısında yayımlanan “Bir Deli Üsküdar Benim Diyor” öyküsü gerek öyküdeki dilsel öğelere dayalı olarak gerekse metinde yer alan anlam çukurlarının yorumlanarak doldurulması şeklinde bir okumayla çözümlendiğinde tasavvufun ne kadar baskın olduğu rahatlıkla görülebilir. (Şimşek, 2006:4) Delilik temalı hikaye divan edebiyatı şairlerinden Fuzuli’nin şu sözlerini anımsatır: “Fanilik köyünde akıllı ile deli birdir. Denizin dibinde taş ile inci birdir. İyi ve kötü sayma işi ortadan kalkınca mescit ile meyhane birdir.” Tasavvufun ikili karşıtlıkları yok sayarak kutuplulukları aşan evrensel bir din peşinde oluşunun da göstergesi mahiyetindeki bu sözlerden hareketle Şimşek’in öyküsüne odaklanıldığında, anlatıcı öznenin öykü kişilerini konuşturarak bir anlatım oluşturduğu görülür. Sessizliğe, sükûta yaslanan tasavvuf izlekli öykülerden bu yönüyle ayrılır.
Hikayede anlatıcı özne ile birlikte iki hatta üç kişi vardır. Anlatıcı özne hiç ummadığı bir kişiyle karşılaşmanın şaşkınlığını yaşar. Ve duygusal değişime uğrar. “saçları sakalları uzamış (...), gömleğinin bir kolu yarıya kadar kesik, pantolonunun paçaları kısalmış” pejmürde bir adamın “batınındaki aydınlığa” odaklanır. Deli velî tipinin göstergesi zatın tasavvuftaki velî tiplerinden hangisine karşılık geldiğini doğrusu pek anlayamadım. Bilindiği gibi tasavvuftaki velîler dört kategoride değerlendirilir. “Kiminin velî olduğunu kendi de bilir, halk da bilir. Kimisi kendi bilir, halk bilmez. Kimisini halk bilir kendi bilmez. Kimisini de kendi de bilmez, halk da bilmez.” Kuşkusuz bu velî kavramsallaştırması Kur’an’daki velî kavramıyla örtüşmez. Anlatıcı özne karşılaştığı bu acayip adamın dilinden Mevlana’nın beyitlerini dinler. Sonra birden kaybolur. Sırra karışır. Deli kanlı (anlatıcı özne) söz konusu kişinin peşinden koşar. Konuşmaya başladıklarında deli ona tarikat adabını öğretir. Gassalın elindeki meyyit gibi olmanın erdemlerini anlatır. Deli velî, anlatıcıya Üsküdar’ın sahibi olduğunu söyler. Ama anlatıcı özne bu duruma pek inanmaz. Daha sonra inanmayışını dert eder. Sözcüklerin deli suların yatağına çekişi gibi Üsküdar’lı delinin çekimine kapılır anlatıcı özne. Daha sonra camiye gider. Namazını cemaatle kıldıktan sonra kendi kendini sorgulamaya başlar. Camide karşılaştığı kişinin anlattıklarıyla edineceği kimliği düzenler.
“Üsküdar benim dedi, inanmamı bekledi benden, gerekeni göremedi ve çekti gitti. Kibrim ağır bastı anlaşılan kısmetimi tepmiş oldum. Nefsime yenilmiş olmanın verdiği nedametle sahildeki camiye gittim. Akşam namazını cemaatle kıldıktan sonra camide öylece beklemeye başladım, neyi beklediğimi bilmeden. Kafam önümde düşünüyordum tüm söylediklerini delinin. Bir deli Üsküdar benim diyordu. İnanmamı bekliyordu benden ne istiyor olabilirdi.” (Şimşek, 2006:4)
Delinin sözlerinde
hikmet arama durumu başka bir adamın anlatıcıya yaklaşmasıyla aralanır.
Kişinin anlattığına göre deli “Yıllar evvel bu dergâha diz çökmüş, manevi
ilimlere talip olmuştu. Kısa zamanda farkını gösterip, ilmi ve teslimiyeti
tam bir deli kanlı olmuştu. Lakin öyle bir vakit gelmişti ki, aczi ile
imtihan edilip bir günahın içine sürüklenmişti. Hiç kimselerin bilmediği
fakat hocasına malum olan o günah üzerine, kıymetli hocası ‘yazıklar olsun
evladım’ demişti. Hocasının o ağır ithamına dayanamamış olacak, vurmuştu
kendini yollara nefsine bir anlık müsamahası ömrünün yollarda geçmesine
vesile olmuştu. Tek başına yaşadığı ardında kimsecikler bırakmamak adına.
Dağ, tepe, yaz, kış gezip durmuştu ve sonunda hocası ebedi aleme göç edeceği
esnada geri gelmişti. Huzuruna vardı. Kimse tanımamıştı onu, saçları
ağarmış, yağız delikanlı gitmiş kuru perişan biri gelmişti. En yakın
dostları bile tanımamıştı. Hocası bir haftadır ölüm döşeğindeydi ama bir
türlü teslim edemiyordu ruhunu ‘zamanı var’ diyordu. Bu bizim yağız deli
gelip elini öpünce rahatladı ve bizim deliye ‘senin işin tamam evladım
Üsküdar senindir’ dedi ve emaneti sahibine teslim etti. İşte o gün bu gündür
Üsküdar benim der durur.”
İmtihana gönderilen
mürit delirerek imtihanını kazanır ve şeyhin halifesi olmaya hak kazanır.
Anlatıcı özne deliyi Harem’e yakın bir yerde denizi seyreder halde bulur.
Elini öpmeye çalışır. Deli o zaman “ne oldu hiç delinin eli ayağı öpülür
mü?” der. Anlatıcı deli olmaya yani kimliksel değişime açıktır. Deli ise
‘benden haberi olan kimse yok ki’ başımdan geçenleri sana anlata dursun
sözleri ile tasavvufi düşüncedeki bir takım olağan üstü olayları
(kerametleri) anımsatır. Anlatıcı ‘himmet’ bekler. Deli de anlatıcının
paltosunu atar, gömleğinin bir kolunu yırtar, ayakkabılarından birini
çıkararak denize atar. O günden sonra anlatıcı özne kimliksel değişime
uğrar; ‘himmet, edep’ sözlerini dilinden düşürmez. Tasavvuftaki büyük
şeyhlerin her birinin belli başlı konularda zirve olduğu söylenir. Örneğin
Mevlana aşkta zirvedir. Üsküdar’ın şeyhi mecnunlukta zirvedir. Bu anlayışa
göre akıl köleliktir. Akla göre konuşmak, makul fikirler öne sürmek aynı
zamanda takvalı bir mümin olmak mümkün değildir. Adını andığımız hikaye bize
bir takım sırları açar. Müridin seyri süluk sebebi, delilik ve deli olma ile
belirginlik kazanan kimliksel dönüşüm. İkindi Yağmuru’nda tasavvufi izlekler yoğundur. Dergi bu açıdan T.S. Eliot’un, ‘geçmişin edebiyatında gerçekleştirilmiş kolektif bir dimağ ve şuur’ diye tanımladığı tasavvufi anlatı geleneği ile bağlarını sıkıca düğümlemiştir. Derginin deneme yazılarında da bu bağlanma durumu görülür. Şeyh Galip, Mevlana, Esrar Dede, aşk hâmuşân (suskunluk, sessizlik), türbe, hikmet gibi tasavvufi temalar ve şahıslar yoğun olarak bulunur. Nurten Çankaya’nın, Aşk Can Verdi başlıklı yazısı aklı iptal eden bir aşk anlayışının savunulduğu bir yazıdır. Bu anlamıyla M. Önal Mengüşoğlu’nun, Düşünmek Farzdır’da anlattığı leyleğin aşkıyla büyük oranda örtüşür. Aşk çalısı etrafında dönüp durmanın tasavvuf izlekli edebi anlayışta kurucu bir etkisi söz konusudur. Hatta bu anlayış dinin temel kaynağıyla çelişecek düzeyde itikadi anlayışları besleyen levlake hadisiyle de bir hayat telakkisi olarak geleneksel dini algının da temelini oluşturmuştur. “Zira, sufi anlayışta her şey aşk üzre, aşk için yaratılmıştır.” (Özçelik, 2006:4)
İçinde yaşadığımız
post modernlik adı verilen şaşkın rüzgarın da tesiriyle insanlar akla veda
ediyorlar, yani insanlıklarına. Aşka tutunuyorlar. Bu durum anlatı
düzleminde şu şekilde barizleşir: ‘Aşk öyle bir gelişle geldi ki başıma.
Onun azametine dayanamadı aklım, ah aklım! Her şeye idare edebilen gücün
nasıl da yok oldu. Hani bir yerde iki olmaz ya, aşk da öyle yaptı, kapladı
her yanı, akıl zerre kalmadı. Akıl bütün mantığına rağmen, meğer tadını
kaçırırmış hayatın.’ (Çankaya, 2006:17) Ümmügülsüm Vural’ın kaleme aldığı
hikaye de benzer temalarla örülüdür. Yahya Kemal izleği, Fatih Sultan
Mehmet’te tasavvufi eğilimler analiz edilir. Hatta şunu rahatlıkla
söyleyebiliriz ki, İkindi Yağmuru’nun edebî söyleminde Yahya Kemal ve Ahmet
Hamdi Tanpınar ‘evliya’ mertebesinde iki önemli kök figürdür. (Vural, (2006
ss.33)
Edebiyatın, özellikle
de “İslamî edebiyatın” ne’liği bir mesele olarak tartışılarak bu edebiyatın
bileşeni içinde önemli bir yer işgal eden tasavvufun; değişmez, şaşmaz
ölçülere göre belirginleştirilmesi elzemdir.* Edebiyatın bilinci, gerek
söylemsel gerek gösterge bilimsel çözümlemelerle el’an sürmekte olan bu
edebi anlayışı tahlil etmelidir. Kendini bütün bütün geleneksel kapılara
kapatmak ne kadar çıkmaz bir sokaksa, geleneksel temaları sersemletici
boyutta sahiplenmek de en az ‘redd-i miras’ tutumu kadar sakıncalı bir
yaklaşımdır. |
|
|