|
. Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 5 Sayı 17 Eylül-Ekim 2008 |
|
MAHMUD DERVİŞ’İN DOĞRULARI YANLIŞLARI
.:Asım
ÖZ
.: Bugünlerde, geçtiğimiz günlerde ölen ve Filistin direniş edebiyatında ağırlıklı yeri olan Mahmud Derviş’le değişik zamanlarda gerçekleştirilmiş söyleşileri, peş peşe, okuma imkânı buldum. 1983 yılında Yaba dergisinde yayımlan söyleşisi, Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan söyleşişi, Hece’nin Filistin Şiiri dosyasında yer alan ve üç söyleşinin harmanlanmasıyla oluşan söyleşi ile Le Monde’da 2006’da yayımlanan söyleşi bunlar arasında sayılabilir. Filistin direniş edebiyatında yabana atılamayacak bir yeri var Mahmud Derviş’in; dolayısıyla bu ilgiyi şaşırtıcı bulamayız. Diğer yandan bakıldığında bu söyleşiler toplamı bir tür “bilânço”nun ortaya çıkmasını sağlıyor, yazarın nereden nereye gittiğini, şiirini, poetik algısını, düşüncelerini, sapkınlıklarını gösteriyorlar. Hem Arap dünyasında, hem de Arap dünyası dışında okurla buluşabilen Mahmud Derviş, 1941 yılında Celile kentinin, küçük bir köyünde doğdu. O sessiz sedasız köyü, bir fırtına savrukluğuyla istemeyerek bırakırken, henüz altı yaşındaydı. Ortaöğrenimini, İsrail'in Nazaret ilinde yaptığı sürede üç defa hapse girer. (1961, 1965, 1967) Dergi ve gazetelerde çıkan şiir ve yazılarıyla, daha o yıllarda halkıyla bütünleşir. Öte yandan Derviş, hem siyasal pratiği bakımından hem de İslam’la ilgili yaklaşımları bakından üzerinde durulması gereken bir şair olarak da önemlidir. Derviş hakkında yazılan yazılar da bunu görme olanağına henüz sahip olamadık ama onun çok çeşitli konuşmalarında bu durumunu görme imkânı bulduk. Derviş’in aydınlanmacılıkla örtüşen bu yaklaşımları Türkiye bakımından yabancı ya da bilinmedik bir anlayış değil. Burada Derviş’in şiirini değil, bu anlayışını tartışmak istiyorum. Mahmud Derviş, politikanın Irak'a, Filistin’e, yaptırımlarına; Batı'nın ve ABD'nin ‘demokratik ve özgür dünya anlayışını’ Irak'a aşılamak için giriştiği yakım ve yıkım faaliyetlerine karşı cesaretle karşı koyabilmiştir. Şair, politikadan uzak durarak şiirini yazmayı, yani yaşanan hayatı şiirden soyutlamayı seçmemiştir. “Uçmak için iki kanadım var: biri şiir diğeri şiir olması için bir sebep” diyen şair her zaman bu anlayış doğrultusunda şiir ortaya koymuştur. “Başka Irak Yok” şiiri bu süreçte yazılan ve şairin Iraklı şair es-Seyyab ile hayali konuşması üzerinden gelişen ve vurgu gücü yinelemelerle arttırılan bir şiirdir:
es-Seyyab’ı hatırlıyorum… Şiir tecrübe ve sürgündür ikiz kardeşler gibi, biz ise hayattan; adam gibi bir hayat istemekten başka bir hayal kurmadık ve kendi yolumuzda ölmekten; Irak, Irak, Irak’tan başka Irak yok
ABD'nin, Irak'a yaptırımları, özgürlük deyip, petrolün kaymak tabakasını himayesi altına geçirme sürecinde şair duygusuyla ön planda durup muhalif tavrını ortaya koymuştur. Şairin edebi serüvenini şiirin sesini yükselterek direnişi belirginleştirmesi ve Ortadoğu’da yapılan katliam ve bozgunun sesini şiirsel bir dille kendi coğrafyasının sınırları dışına taşımak olarak özetlemek mümkündür. Kavganın, acının ve yalnızlığın çok erken yaşta bilincine varan, insanı ve insanlığı savunan militanca söyleşi içinde gelişen şiiri yanında İslam’la ilgili yaklaşımları oldukça farklıdır. Modernizm, tüketim kültürü, teknolojinin Arapların yaşayış biçimlerini ve Arap şiirini nasıl etkilediği noktasında yaptığı açıklamalar bu bağlamda hatırlanabilir: “Modernizm ve teknoloji bu dünyanın bir parçası olduğumuza göre bizde de aynı anda coğrafyamıza yayıldı. Ancak, Fransa devriminden bu yana Avrupa'da modernizm gelişti, demokrasi bugün her alanda en üst düzeyde, artık postmodernizmden söz ediliyor. Bizdeki modernizm siyasal ve sosyal açıdan ve de günlük hayata bakıldığında polis ve şiirle anılıyor, öyle gelişiklik kazandı, henüz modernizme dahi geçemedik, yaşanan çıkar savaşları yüzünden modernizmin gerisine düştük. Yaşamın tüm alanları bir kısır döngü içinde dönüp duruyor, bu kısır döngü nedir; siyasallaşan İslam, din ve öbür dünyada halimiz ne olacak… Bu dünya için bir şeyler yapmadan bu hayatı yaşamadan, toplumun çoğu öbür dünyanın derdine düşmüş. Böyle olunca da modernizmden bihaber, kültürünü dahi tüketen bir millet durumundayız.” Türkiye'yi değerlendirirken kullandığı ifadeler eğer bir çeviri zafiyeti veya çevirmen işgüzarlığından kaynaklanmıyorsa tipik sömürülmüş aydın tavrıdır. Şairin kimliği, düşünsel konumlanışı açısından pek çok derin sorunun doğduğu, kurcalandığı konuşmalarından birinden şu alıntıları beraber okuyalım: “Türkiye, demokrasi ve sosyal yaşam açısından her ne kadar Avrupa ülkeler düzeyinde olmasa da, Arap devletlerine kıyasla çok daha iyi durumda. Bunun nedeni ise sizde din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olmasıdır. Harf devrimi ve laiklik bir ulus için çok değerli iki unsurdur, umarım bunların değerini çok iyi biliyorsunuzdur ve savunuyorsunuzdur.” Bana öyle geliyor ki, Metin Fındıkçı gibi bir metni ya da konuşmayı tırpanlama ya da tahrif etme oranı yüksek bir çevirmen tarafından yapılan bu konuşmanın özellikle harf devrimi ile alakalı bölümlerine mesafeli durmak gerekiyor. Çünkü Arapça yazan bir şairin Arap harflerinin bir başka ülkenin yazılı kültüründen zorla çıkarılmasına sıcak bakacağı düşünülemez. Bir edebiyat adamının başına gelebilecek en kötü durum, onun bir başka dile çevrilirken beceriksiz bir çevirmenin elinde can çekişiyor olmasıdır. Dilimizde -antolojiler hariç- dört kitapla dört kez ağırlanan Mahmud Derviş şiirinin ağırlanmasının üçünün Metin Fındıkçı tarafından yapılmış olması “skandal”dır. Bu konuyla sınırlı olarak, birkaç “tipik” örnek daha vermek istiyorum. Roger Garaudy’nin “Entegrizm” kitabıyla tanıştığımız entegrizm kavramını başka entegrizmlerle beraber neredeyse İslam(cılık)la özdeş biçimde kullanan Derviş, bu kavram üzerinden hem bugün yaşananlarla ilgili hem de İslam’la ilgili eleştirilerini sürdürür: “Entegrizm elbette şiirin gelişmesini engeller. Onun maniciliği, hiç şüphesiz şiiri içermez. Entegrizmin her şeye hazır cevapları vardır. Şiirin şüpheleri ve başka cevapları vardır. Şiir bana, barışa bağlıymış gibi görünüyor. Şiir, varlıkların güzellikleri önünde tapınmadır; elbette kadınsı güzelliğin de önünde. Entegrizm kadını soyutlar ve örter, gizler. Şiir şarabı sever; entegrizm şarabı yasaklar. Şiir dünyadaki zevkleri kutsar, entegrizm baskı altında tutar. Şiir duyguları özgür bırakır, entegrizm kısıtlar. Şiir peygamberleri insanlaştırır. Bu yüzden dînî entegrizm tarafından döllenmiş kültürler, şiirsellikten yoksundur özellikle. Entegrizm, kendine karşı tüm kavramları yok etmeye kadar gidebilir. Bu en uç biçimiyle entegrizm, şiir ve şairler için ölümcül bir tehlike arz etmektedir. Arap Edebiyatın altın çağları boyunca (IX, X, XI. yüzyıllar) devlet bütün kültürlere oldukça hoşgörülü ve açıktı. Bu dönemde özellikle, çok güzel erotik ve bakhik şiirler yazılmıştır. Müslüman fundamentalizmi, Amerikan ve İsrail fundamentalizmine, entegrizmine bir tepkidir. Evrensel Amerikan despotluğu, bugün yer aldığı şekliyle, İslamî entegrizmi meşrulaştırmaktadır. Amerika, İslam’a bağlı terörizmden bahsettiği zaman, Müslümanları aşırı uçlara doğru zorlamış, itmiş oluyor. Güncel çatışma, medeniyetler arası çatışma olarak sunulsa da, entegrizmler arasındaki bir çatışmadır. Bu medeniyetler arasındaki bir savaş değil, farklı barbarlıklar arasındaki bir savaştır.” Mahmud Derviş, böyle destekten yoksun yargılar geliştiriyor, konuşmaları yanlışlardan geçilmiyor, okurken hangisine şaşıracağınızı şaşırıyorsunuz. Peygamberimiz ve şiir ilişkisinde de böyle: Israrla Hz. Peygamber’in şiir karşıtı olduğunu vurguluyor, üstelik şiiri doğrudan bir din gibi sunmayı da ihmal etmiyor, demek ki Şuara Suresini anlamamış, İlk dönemlerden itibaren Müslüman şairlerin konumundan habersiz ya da kasıtlı bir görmeme tavrı var. “Peygamberimiz şairleri sevmiyordu yaşamı boyunca onlarla savaş halindeydi, fayda etmedi.” cümlesini İslam kültürü ile tanışık olmayan herhangi bir Batılı şair söylese ne ise. Le Monde’da yer alan konuşmasında Hz. Peygamber’e hakaret eden karikatürlerle ilgili olarak söyledikleri onun yaralı ve bölünük halini yansıtır: “Beni derin bir üzüntüye sevk eden bir çılgınlık. Öncelikle, sarığının yerine bir bombayla resmedilen peygamberin karikatürü hakaret içerikli. Basın özgürlüğü savunulmalı ama hakaret etme hakkı değil. Başkalarının dini inançlarına hakaret edenler cezasız bırakılmamalı. Fransa'da basın özgürdür ama toplumsal olarak ırkçılığın dile getirilmesinin cezası var. İçinde yaşadığımız, bunaltıcı uluslararası atmosferin içinde Müslümanların peygamberlerinin resmedilmesine karşı çıkmalarına saygılı olmalıyız.” Mahmud Derviş yetinmiyor, asıl yorumlardan yola çıkarak dehşet din ve şiir analizleri yapıyor: “William Blake, imgelemin yeni bir din olduğunu söyler. Bütün romantik akımlar, şiirsel ilhamı dinî ilhamın ve peygamber ilhamının yerine koymayı istemişlerdir. Şiirle dinin aynı kaynaktan doğduğunu düşünüyorum, ama şiir tek tanrıcı değildir. Heidegger’in dediği gibi, şiir tanrılar atar. Şiir kendisine karşı da sürekli bir başkaldırı içerisindedir, sürekli bir değişim içerisindedir. Din ise durağandır, değişmez ve süreklidir. Bilinmezin ardından koşma, onu bulmaya çalışma şiir ve dinin ortak özellikleridir denebilir. Şiir görünmeyenin, bilinmeyenin içine çözüm üretmeden yayılır. Din ise bir, bazen birden fazla çözüm bulur tüm verilere.” Şairlerle ilgili Şuara Suresi’nde yapılan uyarının ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Postmodern bir akışkanlıkla kimliğini kuran şairin kimliği sürekli bir oluşum, her daim yeniden inşa edilecek bir unsur olarak ele alması nedeniyle kültürel kimliğinin karmaşık bir o kadar da çelişkili doğasına nüfuz etmemizi sağlıyor: “Yaşadığımız bu zaman bizleri bunaltıyor ve kimliklerimizi yıkıyor. Bunun içindir ki bendeki hakiki ben'e ancak yarın ulaşabilirim. Ne zaman başka şeyler söyleyebilir ve yazabilirsem. Kimlik bir miras değil, bir oluşumdur. Bizi oluşturur ve biz onu her daim oluştururuz. Ve biz onu ancak yarın bileceğiz. Çok çeşitli bir kimliğe sahibim. Bugün burada değilim, yarın olacağım. Bir çocuğu büyütür gibi umudu büyütmeye çalışıyorum. Olmak istediğimi olmak için ve başkalarının olmamı istediklerini olmamak için.” Öte yandan Le Monde’da yayımlanan söyleşisini okuduğumuzda bambaşka bir Mahmud Derviş karşımıza çıkıyor. Yaralı kimliği baskın bir şairle ya da yaşananlardan sonra bazı şeylerin farkına varan bir şairle karşı karşıya olduğunuz izlenimi verecek yargılar bunlar: “Bu bir gerçektir, siyasal İslâm'ın ilerlediği bir okyanusta Filistin bir ada olarak kalamaz. Eğer İslâm dünyasında özgür seçimler yapılsaydı, İslâmcılar her yerde kazanırdı. Bu, bu kadar basit. Bu dünya derin bir adaletsizliğin içinde yaşıyor, bundan da Batı'yı sorumlu tutuyor. Batı, saldırgan bir emperyalizmle karşılık veriyor; bu da adaletsizlik duygusunu güçlendiriyor. Bu bölgede yaralı kimliklerle karşı karşıyayız.” Peşinden ise “Bugün İslâm dünyası İslâmcıların ilerleyişiyle karşı karşıya ve bu tarihî dönemeç için ödeyeceği bedel çok önemli olacak. Her yerde hayal kırıklığı ve kızgınlık hâkim, insanlar geriye gidiyor. Radikal İslâmcılar daha fazla hâkim oluyorlar. (…) Ne yazık ki, bana göre hiçbir Arap devleti İslâmcı deneyimden kurtulamayacak!”, yargıları ile hem İslamcılık hakkında reel bir tanımlama yapmaya çalışıyor hem de kendi bakışını ortaya koyuyor. Arap ülkelerindeki demokrasi eksikliğinin doğurduğu öfke, sosyal ve ekonomik koşulların kötüleşmesi gibi temel sorunların oluşturduğu hissiyatın bir tür düşüş olarak İslamcılığa yöneldiğini düşünen Edward Said’le örtüşen yargıları zifiri bir körlük olarak da okuyabiliriz Diğer yandan Batı’nın İslamcılık hakkındaki bilgisizliğini ortaya koyan yaklaşımları da okuma imkânı buluyoruz söyleşide. Detaylı tartışmalar ve önermeler yoluyla yapılması gereken daha pek çok şey var şairin düşüncelerinde. Şiiriyle mazlumlarının yaralarına tercüman olan ve zalimlerin huzurunu kaçıran şairin derin bir huzursuzluğu da var aslında. Bu durumun oluşmasında, her şeyden önce, şairin ideolojisi, sürgünlük zamanlarında içli dışlı olduğu çevrenin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bu konuşmalar şairin kimlik fotoğrafının eksiksiz çekilebilmesine olanak tanımaları bakımından oldukça önemlidir. Şairin kimlik gerçeğinin karmaşık/çelişkili bünyesine ancak yeni bir okuma biçimiyle dokunabiliriz. |
|
|