. Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 4 Sayı 14 Kasım-Aralık 2007



 

DEMONİC BİR YAZAR OLARAK LEYLA ERBİL

.:Asım ÖZ .:
 
İnsanoğlunun tarihi duraksamaz bir biçimde kötülük odaklarıyla çatışmanın, bir başka deyişle iyi ve kötü arasındaki sürekli çatışmanın çeşitli eylem kipleriyle iç içe örülmesinin de tarihidir. Şeytani olanın kibri de bu süreçte her zaman bütün olanaklarıyla kendine alan açabilmek için sürekli ve sivri bir dille suçlamanın peşinde olur. Karanlık korku suçlamayı ve dil düzeyini aşan ama onu da ertelemeyen bir mahkûm etme siyasetini gündeme getirir. Suçlamanın da çoğu zaman evrensel insan ailesinin kadim değerleri çerçevesinde vahyi olana yöneldiği görülür.

    Yeninin gizil bozgunculuğunun eski düşünme kalıplarının setleyicileriyle beraber hareket etmesi neticesinde demonic* yönelimli avangard anlayışlar edebiyat dünyasında yeşermektedir. Dolayısıyla insanın tercihler dünyasında demonic eylemler bir anlamda sınanmayı kaybedişinin de göstergesi niteliğindedir.

       İnsanoğlunun tarihi duraksamaz bir biçimde kötülük odaklarıyla çatışmanın, bir başka deyişle iyi ve kötü arasındaki sürekli çatışmanın çeşitli eylem kipleriyle iç içe örülmesinin de tarihidir. Şeytani olanın kibri de bu süreçte her zaman bütün olanaklarıyla kendine alan açabilmek için sürekli ve sivri bir dille suçlamanın peşinde olur. Karanlık korku suçlamayı ve dil düzeyini aşan ama onu da ertelemeyen bir mahkûm etme siyasetini gündeme getirir. Suçlamanın da çoğu zaman evrensel insan ailesinin kadim değerleri çerçevesinde vahyi olana yöneldiği görülür. Yeninin gizil bozgunculuğunun eski düşünme kalıplarının setleyicileriyle beraber hareket etmesi neticesinde demonic* yönelimli avangard anlayışlar edebiyat dünyasında yeşermektedir. Dolayısıyla insanın tercihler dünyasında demonic eylemler bir anlamda sınanmayı kaybedişinin de göstergesi niteliğindedir.

       Eskideki iyiyi yok etme hıncına bürünen bu söylemin yansıma alanlarından biri de hiç şüphesiz edebiyat yapıtlarıdır. Genellikle üreticisi vahyi olandan uzak olan sayısız metin, tam da bu bağlamda önemli bir yer tutmaktadır. Kötülüğün, ahlaki olmayanın, vahyi olana karşı duyulan öfkenin, farklı bir üslupla seslendirildiği ve böylelikle demonic olanın sürekli yeniden gündeme getirildiği baştan sona sapkınlıklar alanının yalancı sözleriyle örülü bir dünya karşımıza çıkar.

     Bu yazı Leyla Erbil’in yapıtlarına bu perspektiften bakarak, onun yapıtlarının farklı yerlerinde beliren bir motifin ama sadece motif olmayan bir motifin yani demonic olanın izini sürmeyi deniyor. Kuşkusuz bu sadece onunla ilgi bir durum değil. Edebiyat dünyasında başından beri vahyi olan bir anlamda maduniyet durumu ile karşı karşıyadır. Madun, Antonio Gramsci’nin tanımıyla “seçkinlere dahil olmayan ya da bir şekilde toplumda ikincilleştirilmiş” olandır. İşte, Erbil’in yapıtlarında madun edilen İslami olmak durumu ile ilişkili kavram, eylem ve sembollerdir. O bunlar karşısında kendi demonic dilini dayatan bir seçkin olarak karşımıza çıkar.

        Edebiyat yaşamını elli yılı aşkın bir zamandır sürdüren Leyla Erbil’in konumlanışını edebiyat tarihine yerleştirmeye çalışsak hangi eleştirel perspektifi, hangi kavramsal çerçeveyi kullanmalıyız? Belli bir okuma deneyiminin sonunda onun yapıtları toplamının ana çizgilerini Freudyen öğreti(Psikanaliz), Marksizm ve varoluşçuluk unsurlarının başta geldiğine kanaat getirsek bile onu bütünleyecek bir kavramsal araca ihtiyaç duyduğumuz ortadadır. Edebiyatçılığı Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi’nin birinci cildinde belirtildiği gibi, Seçilmiş Hikâyeler dergisinde çıkan ilk öyküsü “Uğraşsız”dan (1956) beri edebiyat dünyasının içinde yer alan Leylâ Erbil’in, Ataç, Dost, Dönem, Kitap-lık, Yeditepe, Yelken, Yeni a, Yeni Dergi, Yeni Ufuklar, Papirüs, Türkiye Defteri ve Türk Dili gibi çok çeşitli dergilerde, öyküleri ve yazıları çıkmıştır. (2001:312) Onun bu uzun yolculuğunun edebiyat dünyasındaki, öykü eleştirisindeki  yansımaları farklı farklı olmuştur. (bkz.Lekesiz; 1999. 375-92)

      Yapıtlarında toplumsal ve siyasal sorunlara gösterdiği ilgi ve sorgulayıcı yazarlık tavrıyla Türk edebiyatının  ayrıksı yazarlarından  olan Erbil; yazarlığa başladığı günden beri yeni bir dili yeni biçimler  içinde oluşturma çabası verdiğinden yapıtları farklı düzlemlerde okumalara açıktır: Sait Faik ve Samuel Beckett tarzının sürdürücüsü olmak ya da 1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin Sanat ve Kültür Bürosu’nda yaptığı çalışmalar nedeniyle siyasetin odağında  yer alması gibi. Düzeyi ve boyutunda değişmeler olsa da  bu siyasallık yazarın üyesi olduğu  Türkiye PEN Yazarlar Derneği tarafından 2002 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmesine neden olmuştur. 

    Onun dilsel çılgınlıkları, biçimsel özgünlük arayışı içerisinde oluşu, entelektüel düzeyi, felsefi eğilimi hakkında epey değerlendirmeler yapıldı. Kimi isabetli, kimi isabetsiz olan bu yorumlardan yararlanmak mümkün. Yukarıda da değindiğim gibi hem bu yorumlardan yararlanarak hem de yapıtlarının kendine özgü bileşenlerine odaklanarak yazarın kendinin de pek itibar ettiği demonic kavramından hareketle, onu o kılan ögelerin anlaşılabileceğini düşündüm.

     Bu değerlendirme  üzerinde çalışırken, Süha Oğuzertem’in  yayına hazırladığı “Leyla Erbil’de Etik ve Estetik” adlı kitaptan yararlanma imkânı buldum. Erbil’le ilgili yazıları gözden geçirirken onun yapıtları hakkındaki metinlerin azımsanamayacak düzeyde olduğunu belirtmeliyim. Bu veriler ışığında onun kendine özgü yazı/n serüveninin edebiyat ortamında önemsenmiş olması yazara dair çözümlemenin önemli olduğunu da ortaya koyar. Ama söz konusu yapıtların alımlanmasında demonic boyutu vurgulayan hiçbir yazının olmaması da dikkat çekicidir. Leylâ Erbil’in yapıtları hakkında özellikle kurmaca metinleri hakkında pek çok yazı kaleme alındığından bu yazıda bu yapıtlardan herhangi birini yakından irdeleme gibi bir çaba içine girmeyeceğim. Bu konuda önerdiğim kavram çerçevesinde ayrıntılı çözümlemeler yapılabilir. Ama bu yazı bir ön yorum olma amacını taşıdığından sadece onun demonic poetikasına odaklanacağından Hasan Bülent Kahraman’ın “Kitapları ve Yarattığı Bireyler ile Leyla Erbil” başlıklı yazısında  ifade ettiği (1988:18-21) “Erbil’i yapıtlarının ötesinde deşifre etmek” olarak andığı tutumun bir göstergesi olarak  okunabilir.

        Erbil’in kadın sorunlarını cüretkâr bir tutumla ele alırken, düşünce özgürlüğü meselelerini irdelerken düşünsel anlamda İslami şiarlara ve onun kök kaynağı olan Kur’an’a bakışı ne yazık ki eleştirmenlerce tümüyle ihmal edilmiş, onun biçim yeniliği peşinde oluşu öncelenmiştir. Varoluşçuluğu toplumsal sorunlar ve cinsellik temaları bağlamında gündeme getiren Erbil’in siyasal kimliğine içkin; öykülerinde, romanlarında ve denemelerinde demonic   bir boyut vardır.  Elli yılı aşmış yazarlık serüveninin belki de en dikkat çekici yanı, yazarın eleştirellik söylemine yuvalanan demonic üslubu ve zihniyetidir.

            Romanlarında, öfkeli, kışkırtıcı, sivri bir dille ortaya çıkan  bu anlatım biçimi özellikle gelenek eleştirisine odaklı olarak sürdürülür. O, dilin oturmuş kelime hazinesini ve söz dizimi kurallarını değiştirirken hep demonic sınırlarda gezinir. Örneğin  tesettürü algılaması bu noktada hatırlanabilir: “Ah işte o gür saçların ki (öteki kadınlara örttürdüler  üzerini sımsıkı korku kefenleriyle, korkunç birer cinsel organdan başka bir şey olmadığına ikrar getirttikleri bedenleriyle birlikte)…” (Erbil:2003:19) Bu satırlarla bu novelladan epey sonra kaleme alınan Murathan Mungan’ın “Çador”u  arasında hem biçim hem söylem açısından paralellikler vardır. Sivas olayları noktasında kendini siyasal olarak konumlandıran yazar “Zihin Kuşları”nda dile getirdiği dine ilişkin beklentilerini günde beş vakit beş dakikayı geçmeyecek  “Tanrı yoktur” anonsuna vardıracak denli ironiktir. “Cüce”,  bu noktada biçime yaslanan yapısının yanında içeriğe de yaslanan  bir eserdir. Bu yaklaşımlar, Nemci Sönmez’in de belirttiği gibi, yazarın belli bir “izlek arkeolojisi” olduğunu  ortaya koyar.

Tabu, gelenek, cinsellik, aile gibi izlekler çerçevesinde biçimlenen demonic boyutu dile getirmesi açısından 1998 ve 2003 yıllarında iki baskısı yapılan “Zihin Kuşları” önemlidir. Yazarın denemelerinden oluşan bu yapıta alınan denemeler 1960’lı yıllardan bu yana yazarın edebi ve siyasal düşüncelerinin seyrini de izleme imkânı tanır okura. “Zihin Kuşları” Füsun Akatlı tarafından  “Yazarın zihinsel kimliğini parlak ışık altında  tanıyıp teşhis edebilmek için eşsiz bir kılavuz” olarak değerlendirilmiştir. Biz de bu kılavuzdan  onun İslam’a ilişkin demonic takıntısını gözler önüne seren deneme ve konuşmalara odaklanacağız. Bu kitabın sonlarında yer alan ve Füsun Akatlı’nın bu yapıtın “etraflı ve derinlemesine kavranmasına yardımcı” olarak andığı otuz iki sayfalık söyleşide demonic söylem şöyle dile gelir: “(…) Kadının yeniden kapatılmasını isteyen bir toplumda ve isteyerek kapanan kadınların toplumunda neyi tartışıp neyi aşacağız.” (Erbil:2003:204)

  Yazarın aynı kitabında yer alan “Müslüman Bir Ülkede Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü (!)” adlı yazısının giriş cümleleri olarak şunları okuruz: “Bana göre müslüman ülkelerde düşünceyi açıklama özgürlüğünün, din ortadan kalkmadan  ya da müzelerde meraklıların incelemelerine sunulmadan gerçekleşmesi hemen hemen olanaksızdır. Allah’tan ve onun peygamber eliyle indirdiği buyruklardan- Kur’an- başka düşünme yollarına, akla, bilime, felsefeye kapalı ve düşman ve suçlayıcı, cezalandırıcı, infaz edici bir toplumun özgürlükten neyi murat ettiği sorgulanmalıdır önce.” (Erbil:2003:132)

            Bu alıntıların da duyumsattığı gibi yazarın hâlâ on dokuzuncu yüzyılın pozitivist anlayışının sürdürücüsü olduğu rahatlıkla görülüyor. Onun denemeleri bütün olarak okunduğunda dine ilişkin tasavvuratının öne çıkan boyutlarının şunlar olduğu rahatlıkla görülebilir:

-Din aşılması gereken bir olgudur.

-Din kadını baskı altında tutar.

-Kemalizmin altın çağında din sorunu görece olarak çözülmüştür.

-Din başkalarını sömürmek ve cezalandırmak için kullanılmaktadır.

-Allah adaletsizdir, bu özellikle kadına bakışta ortaya çıkmaktadır.

            Erbil’in  bütün bu söylemlerinde “vasat idrak" sınırının ötesine geçebildiğini söylemek olanaksızdır. Yazar kendini İslami olanın tam karşısında konumlandırır. Bunu yaparken aynı zamanda  Marksist toplumsalcı din eleştirisinden anarşizan  özgürlükçülüğe kadar varan eleştirel bir tutum işletilir. Zaman zaman muhafazakar milliyetçi kesimin sol kökenli yazarların “Allahsız” olduğunu gündeme getiren ajitasyon siyasetleri eleştirilir. Onun  nazarında bu gruplarla İslamcılar aynı kefede değerlendirilir. İslami kesimi tümüyle milliyetçi sağ içinde değerlendiren Erbil, kendisini din ahlakına karşı, aydınlanmacı ve eleştirel akla bağlı kişilerden sayar.

            Eleştirmen Orhan Koçak’ın onu soldaki “toplumsal hasetçiler”den sayması üstüne  kaleme aldığı polemik yazısında Orhan Koçak’ın Marksist kültürel  birikimine yaraşır bir biçimde dini olanı eleştirememesine dikkat çekerek “Yüzde 98’inin  dinden başka tutunacak dalı olmayan toplumumuzda, bizim insanlarımızın ahlakını İslam’ın etik bozukluklarına değinmeden  ele alması”nı eleştirir. (Erbil:2003:115) Bu eleştirilerinde de demonic söylem fütursuzca işletilirken Marksizmin dini olana dair yaklaşımları atıfsız olarak dile getirilir.

     Benzer eleştiriler kurmaca metinlerde de gündeme gelir. Eleştirel sadece geleneksel din anlayışıyla sınırlı kalmaz. “Tuhaf Bir Kadın” adlı romanı İstanbul’da yaşayan aydın bir genç kadının Atatürk devrimleri çerçevesinde, erkeklerle iş, eğitim, sosyal ve siyasal alanlarda eşit olma çabalarını dile getirir.  Romanda aile baskısından kaçmak için evliliği bir kurtuluş olarak görmenin açmazı üzerinden aile kurumu eleştirilir. 1971 yılında yayımlan “Tuhaf Bir Kadın” Nermin’in hayatı etrafında döner. Romanda, Nermin’in, geleneksel ahlâk değerlerini temsil eden annesiyle çatışmaları, Hasan Efendi için verilen mevlitte, Nuriye Hanım’ın, eve gelen misafirleri kovmasıyla yaşanan kargaşa üzerinden dini olanın eleştirisi yapılır.** “Mektup Aşkları”nda ise Jale, Ferhunde ve Sacide adlı kahramanlar  lise yıllarından beri arkadaş, “solcu ve inançsız”  ve edebiyatla yakından ilgilidirler. Yazarın kadın karakterleri yoluyla iffeti ahlaki olanı sorgulayan yönü hemen bütün yapıtlarında görülmektedir.

    Erbil'in bütün kitaplarını okumak, yazı/n dünyamızın aslında çoğunun demonic  bir çehresi olabileceği düşüncesini  muhkemleştirmemizi kolaylaştırabilir şüphesiz. Öte yandan, bu zorlu  yazarın sadece biçimsel yeniliklerine  odaklanan eleştirel çözümlemelerin ne kadar eksik olduğunu fark etmek yabana atılacak bir boyut değildir.  Onun yazınsal gerçeğinin  karmaşık  ve açık bünyesine ancak yeni bir okuma biçimiyle dokunabiliriz.

          Denemelerine, kadın sorunlarına odaklanan hikayelerinde sivri dilli ironik anlatımının yanında alttan alta demonic olanı işler. Buna yazarın kendi deyimiyle kendini ateşe atmak da diyebiliriz.  Yazarın diline pelesenk ettiği sözcüklerden peygamber, ayet, örtü vb. geçtiği satırlar ayrı ayrı ele alınabilir. Ama bu bambaşka bir çalışmanın konusu.

      Sonuç olarak, Leyla Erbil, İslami olan konusundaki yargılarını, ölçüp biçmelerini  demonic olarak ortaya koyar ve bunu sanat kılıfıyla yapar. Bu bakımdan bir konuşmasında sanatın çoğu zaman şeytanın hizmetinde olageldiğini ifade eden Metin Önal Mengüşoğlu’nun yargısını doğrulayan bir yazardır. Onunla aynı duyarlılıkları taşıyan pek çok yazarda bu boyut değişen oranlarda vardır. Demonic biçimiyle  örtücülüğe dönüşen şiirin  ve şairlerin Şuara Suresi’nde yerilmesini doğrulayan bir biçimde dini olanı her halükârda özünde kurulu düzenin bir parçası olarak görme yanlışlığı onun itikadı olmuştur. Kendisiyle son zamanlarda yapılan bir konuşmada “On yıldır beynimizin kıvrımlarıyla oynayan dinci iktidar” suçlamasıyla hâlâ edebiyatın içinden tarihsel blok refleksiyle konuşmaya devam eden yazarın edebiyat dışı ile edebiyat ötesini pek ayırmadığı ortadadır. Dolayısıyla bizim eleştirimiz de onun temel kurucu söylemine odaklanması nedeniyle yazın dışı ya da basit “yargı mekanizması” olarak görülemez.

 *Demonic: İngilizcede şeytana ait olan anlamında kullanılır. Şerif Mardin  Batı romanıyla Türk romanının arasındaki en belirgin farkın demonic olanın bilinmesi, kavranması olduğunu ifade eder. Leyla Erbil’de bütün romanlarında kötücül şeytani kadınlığı savunmuş, iffetin İslam toplumunun kadından istediği uyum olduğunu öne sürmüştür. Bu yüzden olsa gerek Erbil kendini ateşe atarcasına aile kurumuna ve iffete  yüklendiğini ifade eder, “Zihin Kuşları” adlı deneme kitabında. Ben bu ifadeyi onun yazarlık biçimini ifade edecek bir kelime olması hasebiyle oldukça anlamlı buluyorum. Bu ifadenin içeriği edebiyatın en kadim hastalığına da tekabül eder aynı zamanda.

 ** Onun dünyasında edebiyat, din ve cinsellik şöyle konumlanır: “Hikâyeye başladığımda erkek egemen dilin insanı hep eksik, yanlış anlattığını düşünüyordum. Özellikle din ve cinsellik alanlarında kadını dışlayan yalanlar, değinilemez tabular sanki beni bekliyordu. Bu alanlara yeni bir imgelem açmaya, yeni bir dil yakalamaya çabaladım. Böylece birbirinden habersiz üreten bizlerin, (1950 kuşağı hikâyecileri arada farklılıklar olsa da çoğunlukla kentli yazarlardı) yeni bir edebiyat bilincinde buluşması, kaderimiz oldu. Bu edebiyatın yeni durumunun etkileri de bizden sonra ya da bizimle aynı tarihlerde yazmaya başlayan genç kuşaklar üzerinde görüldüğü gibi vaktiyle birkaç öykü yazıp bir kenara çekilen bazı kadın yazarlarımızı da canlandırdı.”

 AKATLI, Füsun (2007). “Leylâ Erbil’in Uçurduğu  ‘Zihin Kuşları’”. Leylâ Erbil’de Etik ve Estetik Yayına Hazırlayan Süha Oğuzertem, İstanbul: Kanat Yayınları

ERBİL, Leylâ. (2003)Cüce. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları,

——. (1988) Mektup Aşkları. İstanbul: Can Yayınları,

——.(2003) “Söyleşi”. Söyleşiyi yapan: Yılmaz Varol. Zihin Kuşları. Türkiye İş Bankası Yayınları

——.(2001) Tuhaf Bir Kadın. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,

LEKESİZ, Ömer. “Leylâ Erbil”. Yeni Türk Edebiyatında Öykü. İstanbul: Kaknüs Yayınları, 1999. 375-92.

“Leylâ Erbil”. Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi. I. Cilt. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,

KAHRAMAN, Hasan Bülent (1988)  “Kitapları ve Yarattığı Bireyler ile Leyla Erbil” Hürriyet Gösteri  sayı:93