. Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 4 Sayı 14 Kasım-Aralık 2007



 

EDEBİYAT TARİHİNE GİRİŞ

.:Ahmet ORS.:
                      

                Edebiyat tarihi bir disiplin olarak kendini kanıtlama gayreti içinde oldu hep. Bağımsız bir alan olması en çok akademisyenlerinin arzu ve iddiası oldu.

            Türkiye’de yapılan edebiyat tarihi çalışmaları yeterli bir seviyeye ulaşabilmiş değil. Hemen hemen bir makale sınırları içine sığdırılabilecek bir serüvene sahip. Edebiyat tarihi çalışmalarının disiplinize edilmesine ön ayak olan Fuat Köprülü’den bu yana birbirini tekrar eden çalışmalar toplamı görüntüsünden farklı bir çerçeve görünmüyor.

            Edebiyat tarihi alanında söylenegelenleri farklı bir duruş penceresinden yorumlayan eserlerin yokluğu bu alanın tekdüze karakterinin müsebbibidir. Farklı ideolojik, düşünsel çevreler bu alana yeterli ilgiyi göstermemiştir. Dolayısıyla egemen paradigma okullarda ürettiği bir edebiyat tarihi algısını bu farklı çevrelere bir şekilde kabul ettirmiş görünmektedir.

            Edebiyat tarihi çalışmalarında aşamaları sorgulanmayan, kutsal bir belirlemeymiş gibi kabul edilen bir çerçeve vardır. Bu çerçeveye göre edebiyat tarihimiz belli aşamalara bölünerek değerlendirilir. İslamiyet öncesi, İslamiyet sonrası, Osmanlı batılılaşması dönemi ve en nihayet de cumhuriyet dönemi edebiyatı şeklinde aşamalarla değerlendirilir edebiyat tarihimiz.

            Bu belirleme resmi tarih anlayışının edebiyat tarihi alanındaki uzantısı olarak değerlendirilebilir. Esasen edebiyat tarihi tarih disiplininden tam manasıyla uzakta bırakılamaz. Dolayısıyla egemen paradigma resmi tarih anlayışında olduğu gibi edebiyatın tarihini de kontrol dışı bırakmak istemez.

            Fuat Köprülü edebiyat tarihini bilimsel bir disiplin olarak ortaya koyan çalışmaların öncüsü olarak kabul edilen bir siyaset ve devlet görevlisi olarak özgür bilim ve düşünce adamlığı sıfatlarından mahrum olmanın getirdiği yetersizliklerle kısıtlanmış bir zihinsel duruşla bu alanda çalışmalar yapmıştır. Onun ortaya koyduğu çerçeve ana hatlarıyla takipçileri tarafından benimsenmiştir.

            Ders kitaplarında olsun, bağımsız eserlerde olsun İslamiyet öncesi diye ayrılan edebiyat evresinden başlamak adettendir. Bu evre hemen hemen birçok kitabın başlangıç noktasıdır. Edebiyat tarihleri içinde belli dönemleri inceleyen eserler de vardır elbette ama onların da bilinçleri edebiyat tarihini o dönemde başlatmaya müsaittir. Ama eserlerini sınırlı bir zaman dilimine sığdırmaya çalışmaları nedeniyle İslamiyet öncesi olarak kabul edilen zaman dilimine değinmezler.

            Özellikle 19. yy, ya da Tanzimat dönemine yoğunlaşan birçok çalışma  İslamiyet öncesine temas etmemeyi bilinçli bir tercihle yapmış olmalıdır. Genellikle Batıcı düşünce doğrultusunda eser veren bu edebiyat tarihçileri İslamiyet öncesine değinmemekle İslamiyet sürecini de değerlendirme dışı bırakmış olma rahatlığını arzu etmiş olmalılar. Şükran Kurdakul, Kenan Akyüz, A. Hamdi Tanpınar gibi edebiyat tarihi çalışanları bu değerlendirmeye uygun eserler vermişleridir.

            İslamiyet öncesi edebiyat bahsini açanlar, kendilerinin de pek mutmain olmadıkları bir birikim(sizlik) karşısında zorlamalarla eserlerinin hacimlerini kabartma çabasında olmuşlardır. O döneme ilişkin hemen hiçbir yazılı ürün ortalıkta görünmemektedir. Orhun abideleri kutsallık izafe edilen metinler olarak bu çalışmaların tek tutamaklarıdır. İçeriği itibariyle şirk unsurlarını barındırması bu edebiyat tarihçilerini rahatsız etmez. Edebi herhangi bir yönünün bulunmadığı bir sesleniş, övünme ve tuğyan metni edebiyat tarihinin başlangıç metni olarak kabul edilir. Yüksek öğrenimde bu metin kelime kelime okutularak kök değer olarak benimsetilmek istenir.   

            Edebiyat tarihi ile uğraşanların Orhun yazıtlarıyla, Divan-ı Lügat’it-Türk aracılığıyla öğrenebildikleri sözlü ürünlerin ne kadar edebi değere sahip olduklarını kavrayabilecekleri  bir estetik/edebi yetenekleri vardır diye düşünmek isteriz. Bu eserlerde bahse mevzu paradigma doğrultusunda göçebe kültürün yağmacılıkla geçinen fertlerinin ağıtları edebiyatımızın başlangıç ürünleri olarak kabul ettirilmek isteniyor.

            Türkçe olarak üretilen yazılı ve sözlü eserler elbette edebiyat tarihinin malzemesi olarak görülebilir. Edebiyat tarihi inançtan arındırıldığı veya ulusçu anlayışı tahkim etme niyetiyle  yapıldığı vakit bu problemler kaçınılmaz olarak kendini üretmeye devam edecektir. Bilimin kutsal bir mahiyette dokunulmazlık zırhına bürünmesi ve inançtan soyutlanarak bağımsız, sorgulanamaz bir alan olarak mütalaa edilmesi edebiyat tarihi çalışmalarında ulusçu saiklerle kendini daha da fazla  göstermektedir. Nihat Sami Banarlı veya Ahmet Kabaklı’nın edebiyat tarihi çalışmalarında bu durum kendini açıkça gösterir. Muhafazakâr anlayışın temsilcileri olarak sunulan bu isimler bu bağlamda inançtan ârî gördükleri dönemsel değerlendirmelerin vebalini yüklenmişlerdir.

            İslamiyet öncesinden cumhuriyete uzanan süreçte artık kutsallık derecesine ulaşmış bir edebiyat tarihçiliği dilimlemesi vardır. İslamiyet sonrası dönem olarak adlandırılan süreç aslında edebiyat tarihinin ana sürecidir. Dolayısıyla İslamiyet öncesi diye bir dönem üzerinde fazla mesai harcamanın bir anlamı yoktur. Herhangi bir okuma yazma çabasının görülmediği o dönemin edebi niteliği hakkında gereğinden fazla değerlendirme yapmak ancak tarihsel bir arka planı modern ideolojik akımlar için üretmek anlamına gelecektir.

            İslamiyet sonrası denilen dönemle ilgili olarak yapılan değerlendirmeler şartlanmışlığı aşma şansına sahip olamamıştır. Ulusçu kaygılar İslam’la tanışıklığı fazla önemser görünmemektedir. Şamanist inanışlar son derece masumane ifadelerle sunulur edebiyat tarihlerimizde. Özellikle muhafazakar çizgideki edebiyat tarihçilerinin şamanist inanışlara sempatiyi besleyen tutumları son derece dikkat çekicidir. Bu edebiyat adamları için İslam’ın seçimi herhangi bir dinin seçimidir neredeyse. Türklerin yükselişine yarayabilecek başka herhangi bir dinin seçimi mümkün olsaydı eğer yine problem olmayacaktı. Önemli olan Türklerin tarih içindeki fonksiyonlarıydı ve zaten Şamanizm’de tek tanrı inancı(!) vardı.

            İslam’dan sonra kendini bulmaya çalışan edebiyatı, edebiyat tarihçileri belli bir çizgiye oturtmaktan acizdirler. Evvela kendileri İslam’ı layıkıyla anlayabilecek bir zihinsel alt yapıya sahip değillerdir. Dolayısıyla genelde tasavvuftan beslenen edebiyatın tarihini yazıp değerlendirirken derin bir mutmainlik duygusuna kapılmış gibidirler. Orta Asya ilkel din anlayışlarının İslam kılıfı altında devam ettiğinin göstergesi olacak destanlar, yazılı eserler herhangi bir elemeye tabi tutulmazlar. Din anlayışının edebiyatçılar eliyle taşınıp üretildiği bir vasattır söz konusu olan. Ahmet Yesevî çizgisi tarihsel dini şekillenişin mimarı olarak kabul edilir ve öğretileri milli dinin temel retoriği olarak benimsetilmek istenir.

             Bu çizgiyle ilgili edebiyat tarihçilerinin iki açıdan değerlendirilmeleri mümkündür. İslam’ın belirleyen olarak kabul edilmesi gerekiyorsa eğer, nasıl bir temele sahip olduğu sorgulanması gerekiyorken bundan imtina edilmiştir. Ya da bilinçli olarak hoşgörü seviyesinde algılanan, sorumluluk yüklemeyen İslami söylem sevinçle karşılanmış, bugünkü siyasi projelere bir tarihsel arka plan oluşturma amacı berkitilmek istenmiştir.

            Steplerin ilahi söyleyicileri edebiyat tarihinin ana simaları olarak bahis mevzu eserlerde öne çıkarılırken İslamlaşma sürecinde nitelikli düşünceleriyle İslam/Kur’an düşüncesi sahasında öne çıkanlara bu çalışmalarda rastlamak neredeyse imkansızdır. Türkçe yazmayan Mevlana sadece Türk olduğu için Farsçanın edebiyatçısı olmasına rağmen edebiyat tarihinin en vazgeçilmezi olabiliyorsa bu tam bir çifte standarttır ve belirli bir projenin sonucu olmalıdır.

            Edebiyat tarihinde nitelikli eser bulabilme imkânının sınırlı olduğu gerçeği en can yakıcı noktadır. Bu açmaz kendisiyle üzülünecek bir durum olmakla birlikte komleksle neticelenen bir tavra dönüşmemelidir. Hakikatin izinden giden bir edebiyat tarihçisinin temel vazifesi, olanları hakikat doğrultusunda değerlendirmektir. Bu yaklaşım bilimsel dürüstlük safsatasıyla karşılanacaktır muhtemelen. Unutulmamalıdır ki bilimsel dürüstlük ilahi hesaptan uzak bir alan değildir. 

            Orta Asyanın stepliönderedebiyatçıları gerçeğinden, daha sofistike bir duruşa doğru evrilen Anadolu dönemi edebiyatçılarının Ortadoğu etkisiyle inşa ettikleri bir edebiyat dönemi, edebiyat tarihçilerinin ana uğraşı alanlarından biri olan divan edebiyatı kesitini oluşturur. Divan edebiyatı dönemi heterojen bir dönem olması bakımından yine iki şekilde değerlendirilebilir. Birincisi bu durum ulusçu kaygılara meydan vermeyen ancak zorlamalarla bu hizmeti sağlatabilecek bir karaktere haiz olması sebebiyle orijinaldir. Diğer yandan kendi kavmî yetersizliklerini türlü renklendirmelerle göstermemeye çalışan niyetlerini bozmuş edebiyat tarihçilerini madara eden bir özelliğe de sahiptir. Arapça ve Farsça etkili yeni bir edebiyat anlayışı Türkçe olarak üretilen edebiyatı şekillendirmiştir.

            Divan edebiyatı süreci, kabul ve red durumlarının ağır hasarlara yol açabilecek bir dönem olarak dikkati çeker. Yoğun bir yabancıdil istilası varlığı bir kısım edebiyat tarihçileri tarafından iddia olunurken özellikle muhafazakar çevrelerde elde övünülecek bir malzemenin kalmaması ihtimali savunma refleksini harekete geçirir. Kimin edebiyatı sorusu, kavmi ya da inanç değerini esas alan ana bir ayrışma durumunu ortaya çıkarır.

            Divan edebiyatı dönemini yekpâre bir dönem olarak değerlendirmek egemen edebiyat tarihçiliği paradigmasına uygun olmakla birlikte sorgulanması gereken bir sınıflandırmadır. Radikal bir çıkışla bu isimlendirme sorgulanmaz. Esasen konulu olarak değerlendirilebilecek bir alan durmaktadır önümüzde. Bütün bir yüzyıllar toplamını yalnız divan tarzı formatında değerlendirmek kolaycılığın kaçınılmaz sonucudur sanırız.

            Bu dönemde de daha önce değindiğimiz gibi arızalı üretimler ve egemen siyasi eğilimlerin uzantıları, etkileri öne çıksa da mutlak surette konulu çerçevede değerlendirilecek isimler vardır. Bu isimlerin yanı sıra baskın tasavvuf temasının zahiri/batıni denkleminin kaybolduğu alanların Kur’an düşüncesine sahip olunamadığı için fark edilip gösterilememesi, hakikatin ortaya çıkarılması hususundaki sorumluluğu bütün çevreler için iptal ettirmiştir.

            Edebiyat tarihçilerinin en büyük eksikliği özellikle bu dönemde ortaya çıkar. Divan şiiri dönemini anlamak bu eksikliklerinden dolayı neredeyse mümkün değildir. Bu eksiklik Kur’an bilincinin olmayışıdır. Divan şiiri anlaşılamamış bir süreç midir sorusuna verilecek cevap tarafımızca “hayır”dır. Bunu şu şekilde anlaşılır kılmalıyız: İkili ihtimal teorimizi burada da devreye sokarak diyebiliriz ki tasavvufun Kur’an karşısındaki rolünü kavrayamamış ve de kavrayamayacak olmak divan edebiyatı dönemini anlamayı imkânsız kılar. Övünme ile yerinme arasında kalmak kimilerinde övünmeyi abartarak hakikati bilerek ya da bilmeyerek karartmak, kimilerinde de yerinme psikolojisinden hareketle tam bir red duygusunu egemen kılmak sonuçlarını doğurmuştur. İman alanını ilgilendiren birçok ilkesel ve ahlaki konulardaki uçlaşmaları bahis mevzuu edebiyat tarihçilerinin kavrayabileceğine dair ikna edici bir kanıta rastlamamız mümkün görünmüyor. Şu halde övünme ve yerinme ya da salt bilimsel olma süksesiyle işin içinden sıyrılma uyanıklığı kendini göstermektedir.

            Divan şiirinin her türlü bozulmaya rağmen Kur’an’la irtibatlı oluşu bu çevrelerin hakikati merak etmelerini sağlamamıştır. Belki de bu normal bir sonuçtur. Çünkü egemen heterojen din algısının şekillendirdiği bu edebiyat anlayışı hakikatin üzerini örten bir perde misyonu görmüştür. Buna rağmen aradan sıyrılanların olması imkân dahilinde değil midir? Fakat bunların fark edilmesi ancak belirli bir nitelikle/birikimle mümkün olabilir, o da bu alanda isimlerini duyurmuş olanlar için mümkün görünmemektedir.

            Asırlara tekabül eden bir zaman dilimini yekpâre bir biçimde ele almak düşünce ve edebiyatın alanını daraltmak, onu belirli kalıplara boğmak anlamına geliyor. Eğer bu mantık örgüsü daha farklı çalışabilmiş olsaydı örneğin bir Kadızâdeliler hareketinin veya Ebussuud’un, cenneti tahfifi dolayısıyla Yunus Emre için dillendirdiği keskin yargıların edebiyat dünyasındaki izdüşümleri ortaya çıkardı. Bu sanırız ki uzun vadede de olsa Kur’an düşüncesine inanan çevrelere kalacak bir vazife gibi görünmektedir.

            Durağan Osmanlı gidişatının edebiyat çevrelerini de etkilemesi kaçınılmazdır muhakkak. Ancak asırların içinde egemen paradigmadan sıyrılabilmiş olanları ya da sıyrılmaya niyetlenenleri konulu çerçevede edebiyat tarihine bir başlık açarak malzeme kılmamak büyük bir sorumsuzluk olsa gerektir.

            Orta Asya kültürel yetersizliğini kavmî aidiyet duygusu neticesinde görmezden gelerek yücelten zihniyet için divan şiiri dönemi de aynı saiklerle fevkalade kullanılabilirdi. Gerek Tanzimat, Servet-i Fünûn ya da diğerleri gibi adlandırılsın, gerekse de divan edebiyatı olarak görülsün sadece ve sadece kavmi aidiyetle olumlanmalarında bir mahzur görülmeyen yekpare bir edebiyat bloğu mantığı akla ziyandır. Birbirini tümden reddeden, yok sayan, batıl gören telakkiler edebiyat tarihçilerimizce neredeyse normal karşılanan bir yaklaşımla değerlendirilip öylece tahlil edilmiştir. Nihat Sami Banarlı’nın Abdülhamit’i kutsayan tarzı doğrultusunda ona düzenlenen suikasti öven Tevfik Fikret değerlendirmelerine bakmak sanırız ki bu hususta önemli bir ipucu olacaktır.

            Divan edebiyatı sürecini radikal bir şekilde kıran batılı yöneliş de edebiyat tarihçilerini rahatsız etmeyen bir değersizlikler bütünü olarak karşımızda durmaktadır. Tanzimat ve sonrası süreçlerin sarsıcı özellikleri A. Hamdi Tanpınar ve bazı edebiyat tarihçileri için batıya yönelen temel tercihlerle ele alınmakla birlikte yine de kendi eşiklerine takılan bir hem orda hem burda oyununa mağlup olmuş, kendi bilimsel tarafsızlık putlarını yemiş olmak görüntüsünden kurtulamamışlardır.

            Edebiyatımızı üreten talihsiz zevatın İslam düşüncesiyle yeterince tanışamamış olması en büyük handikapımız olmuştur. Hem İslami kavramları bir imgeler deposu olarak görüp hem de onların işaret ettiği dünyayı ıskalamak trajedilerin en büyüğü olmalıdır. Namık Kemallerin yaşadığı travma ve millet kavramı gibi İslam düşüncesi alanına tekabül eden kavramlarda yaptıkları düzeltilmesi zor tahribatlar bu trajedinin sonuçlarıdır.

            Tanzimat ve devamı edebiyatçılarının dejenerasyonlarındaki aşırılık ve iç dünyalarındaki bunalımlar edebiyat tarihçileri tarafından gereği gibi tahlil edilebilmiş değildir, bunları tahlil edebilecek sağlıklı bir düşünce dünyaları da yoktur. Zira onlar da aynı sürecin çocukları olarak bu talihsizliklerden pay almışlardır. Bu talihsizlikler burada elbette bir proje anlamında  kullanılmaktadır.

            Muhafazakâr edebiyatçıları ve edebiyat tarihçilerinin tutumları bu noktada son derece önemlidir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Tanzimat ve sonrası süreçlerle ilgili değerlendirmelerinde “ne şiş yansın ne kebap” uyanıklığıyla kavmî kaygılarla her şeye sahip çıkma psikolojisini terk edemeyen tutumlarında ısrarcı olmuşlardır. Osmanlı Devletinin egemenliği nokta-i nazarından hareketle Abdülhamid’i kutsayanlar, Ermeni suikastçinin eylemini öven pozitivist Tevfik Fikret’e sadece sitem ederler; yoksa onu da mümtaz kişiliklerden biri olarak değerlendirmekten uzak durmak gibi bir tercihleri yoktur.

             Batılılaşmanın buhranı katlanarak hâl-i hazırdaki süreci etkilemeye devam ediyor. Tanzimattan cumhuriyete uzanan çizgi edebiyat ve her türlü düşünce tarihi çalışmaları için fevkalade münbit bir alandır. Bu alanda birçok saygın çalışma yapıldı elbette. Bu çalışmalarda egemen söylem genellikle F. Köprülü’nün sistemleştirdiği çerçevede  oldu. Dolayısıyla divan edebiyatından batılı düşünceye evrilme dönemi hep belirli isimlerin inhisarında kabul edildi. Bağımsız İslam düşüncesine yakın duranlar, onun edebiyatını yapanlar için henüz yeterli çalışmalar yapılmış değil. Bırakalım yeterli çalışmaları, M. Akif dışında İslam düşüncesini üreten bir edebiyatçıyı edebiyat tarihi çalışmalarında görebilmek mümkün olmaz. Sanılır ki M. Akif, geleneği olmayan bir şahıs olarak zembille yeryüzüne inmiş, resmi tarafın kendini anmamasını engelleyecek bir mirasla memleketten çekip gitmiştir.

            Birçok alandaki karartma operasyonları kabul edilmeli ki edebiyat/düşünce tarihi alanlarında da yapılmıştır. Egemen paradigmanın bu tercihi en nihayetinde varlıksal zemini bakımından mantıklı görülebilir. Sıkıntılı olan şey, İslami duyarlılıkların sahipleri tarafından bu anlayışların hilafına üretim ve çabaların ufuk açıcı kadar olsun gerçekleştirilmemiş olmasıdır.

            Tarihi gidişatın finalinden geriye dönük yaptığımız yolculuğun müsebbibi son dönem siyasi ideolojisi olduğu gerçeğinden hareketle Giriş’imizi sonlandıracak bölüme gelirken yapacağımız değerlendirme kendiliğinden ortaya çıkmış olmalıdır. Cumhuriyet dönemi başlangıcında şekillenen edebiyat tarihi disiplini aynen kabul edilmiş bir kutsal bildiriye dönüşmüş ve onu aşacak bir sistemin kurgulanması düşünülmemiştir. Farklı değerlendirme ve sorgulamalar olsa da ana kalıp muhafaza edilmiştir. Aynı kalıp kesin bir şekilde hakikatin ortaya çıkmasını sağlayacak çalışmalara mani olabilecek mutlak kabiliyete sahip değildir tabii ki. Ancak cesur çalışmaların ortaya çıkabilmesi için inanılan değerler manzumesinin başka düşüncelerle mülevves olmaması gerekmektedir. Hayatın her alanında bu, böyle olmak durumundadır. Dolayısıyla evveliyatından bugüne, muhalif ve bağımsız bir İslam düşüncesi temelinde yeniden kurgulanıp yazılacak bir edebiyat tarihi denemesi ihtiyacı kendini dayatmaktadır.    

            Batılılaşmanın tarihin kesin ve kaçınılmaz dayatması olduğu fikri edebi çalışmalarla türlü şekillerle, defaatle üretildi. Dolayısıyla edebiyat tarihçileri bu seyirde cereyan eden üretimleri değerlendirmeye aldı ancak başka bir üretimin varlığı yeteri kadar mevzubahis edilmediği gibi onun imkânının kalıp kalmadığı da hep sorgulardan uzak tutuldu. Neden böyle bir çizgi görmezlikten gelindi; eğer görecek bir şey yok idiyse ona imkân vermeyecek radikal siyasal ve toplumsal dönüşümler neydi? Bu sorular bilimsel ya da ahlaki dürüstlüğün zorunlu bir uzantısı olarak bu çevrelerde yeterince tartışılmadı.  

            Giriş’in amacı kesin yargılarda bulunmak değil, bakışındaki usul muvacehesinde bir başlangıç yapmak, yapılacak başlangıçlara yüreklendirici davetiyeler çıkarmaktır.