Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 4 Sayı 13 Eylül - Ekim '07


 

ZEMHERİ GÜNLÜKLERİ - 1

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _  Süleyman CERAN

 

2002

01 Ekim  

Okuldaki ilk günüm.

Tebeşire dokunmak. Bilinç eşliğinde tebeşire dokunmak çok güzel bir şey.

Besmeleyle bir işe başlamak da.

Çocukların gizliden gizliye süzmeleri, “öğretmenim!” demeleri stajda gördüğüm yapmacıklardan çok uzak.

...

Çok tatlı bir serinlik üleştiren rüzgâr, pencereden içeri sarkıyor.

Kavaklar... Hem de ne çok.

Buralarda hatta Balıkesir’de bile sağlıklı bir ağaç kültürü yok. Mesela, otogar çıkışında, hani trafik lambalarının olduğu yerde, bir dut ağacı var. Kimse o dutları toplamıyor, toplayamaz da; çocukların menzili dışında da ondan. Düşen dutlar da yerde kara izler bırakıyor. Zift gibi oluyorlar. Sakatlık böyle ağaçların burada olmasında. Her şeyin bir yeri yurdu olmalı. Çınar’ın olması gerektiği yerde dut olmamalı. Bu, medeniyetin alamet-i farikasıdır.

Ne kadar didaktik oldu böyle.

 

10 Ekim

“Harman zamanında doğdum” deyince Sefer nasıl güldüm. Çocuklar Sosyal Bilgilerden konu okuyorlar. Hava ılık, çok güzel bir mavi var yukarda. Alabildiğine de açıklık. Köylü tohum ekiyor. Geniş araziler bir çırpıda görünüyor. Gözlerimi kapatıp birden açıveriyorum; YOKSUN.

 

27 Ekim

SİS (Soğuğun İçimizdeki Sureti).

Yoğun bir sis tabakası var ilçede, kurstayız. İlerideki ağaçların oralarda sis öyle siluetler oluşturuyor ki şaşırırsın. Orada, sanki ağaçların gölgesi değil de bir katedral ya da şatonun karaltısı var. Ortalık korku filmi gibi.  Hani asıl gerilimin yaşanacağı sabah havası. “Others” daki gibi. Geceye ve korkuya hazırlık sislerle yapılır. Dubleks beyaz bir ev vardır. Derin sessizlik sonra. Böyle durumlarda aklıma gelen kelimeler; belirsizlik, endişe, korku, yutkunma.

Dürtülünce bağırmaya hazır gırtlağı da unutmamak gerek.

Telefon ve elektrik telleri(ikisi de çalışmıyor) sanki “boşuna, uğraşmayın! Biz çalışmıyoruz, hepinizin sonu geldi. Allah belanızı verecek, pis yapancılar” der gibi duruyor.

İşte böyle. Enteresan bir olay sis. Gerekçelerini ve hikmetini anlayabilmiş değilim.

...

Tren gördüm, yük taşıyorlardı. Sisle beraber görünen trenler bana casusluk filmlerini hatırlatır. Gizem, fark edilme endişesi, sinsilik, heyecan, rating, şifre, lanet Almanlar.

Saklanmalıyım, yoksa yakalarlar beni.

 

27 Ekim (ek)

Sabah gazeteyi görünce şok oldum. Çeçenler tiyatro baskın yapmışlardı önceki gün. Eylemler sona ermiş. Bilinmeyen gazlarla katletmişler tüm eylemcileri ve seyircilerden bir kısmını. Rus askerlerinin içeri girip Çeçenleri teker teker vurduklarını öğrenmem çok zoruma gitti. Sonuç böyle olacaktı ama, yine de anlatamıyorum içimdeki yanlı yüreğe. 18’i kadın 50 eylemci katledildi dün.

...

Tüm akşamı haberleri izlemekle geçirdim. Yarın stajyerlik sınavı var, umurumda değil. Koltukta öldürülmüş bir bayan vardı elleri dizlerinde, gencecik. Bir insanı ellerinden başlayarak tanıma gibi bir adetim vardır. Elleri ince ve narindi. Çok sıkıntı görmemiş gibi, güzel eller. Eller, yaşamın içindekiler sayfasıdır bence. Konu nereden nerelere geldi. Siyahlar içinde bir kadının cansız bedeni, ölümü bu şekilde göze alışı, bir kurşun bile sıkmadan can vermesi; hem acı hem de hayranlık verici. Kur’an’da “erkek gibi adamlar” ifadesini kullanılır. Çeçen eylemcilere, mücahitlere hayran olmamak elde değil. Düşüncelerini ve ideolojilerinin ötesine düşünün, aslında, Taliban da erkek gibi davrandı bence. Ladin’i, misafirlerini vermemek uğruna iktidarlarını, ailelerini ve hayatlarını kaybettiler. Mertliğin, adamlığın, sözün eri olmanın hayranlık uyandıran zirvesine onlar, çıplak ayaklarıyla çıktılar. Cenk Kalesi’nde yaşananlar nesilden nesile anlatılması gereken bir erkeklik destanıdır.

Moskova’daki eylemin Çeçen diasporası için ne gibi sonuçlar doğuracağını göreceğiz. Yüzlerce yıldır bedel ödeyen bu savaşçı halk, muhkem dağlarında her işin olduğu gibi bu işin de gereğini yapar, inanıyorum buna.

Eylemi aklımdan çıkaramıyorum. İnsanın kendisinin göremeyeceği güzel günler adına canına kıyması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir fiil. Ego’nun zerresi yok. Başkaları savaşsın ben sefasını çekeyim mantığı yok. “Kim var?” diye sorulduğunda, sağına soluna bakmadan “ben varım!” diyebilecek insanlara ihtiyaç var. O nedenle kendimi çok eksik hissediyorum. Hayatımın hesabını nasıl vereceğim? Bugün olmuş, hala, korkunç bir hızla ilerleyen bu mendebur çarka neden bir çubuk bile sokamadım ben? Neler yapabilirdim de yapmadım? Boyum, kilom, kapasitem ne? Yerimde mi sayıyorum? Yoksa sınıfı kopyayla mı geçeceğimi düşünüyorum ben.

Oğlum, taşır şu zihin havuzunu da aşmaya çalış şu problemlerini!

 

30 Ekim

Tam dört gol.

Çocuklarla maç yaptım Beden Eğitimi dersinde. Kızlar bir oldu, erkekler bir. Ben kızların tarafına geçtim, zayıflar diye. Yenildik. Çabuk tıkanmadım ama, direndim, goller attım.

Ciğerlerim açıldı, sevindim.

 

5 Kasım

Köy meydanında kurdu sergiliyorlar.

Yeni vurmuşlar.

Kurt, enteresan bir hayvan. Buraların tanrısı gibi. Ne çok korkuyorlar ve ne çok adı geçiyor evlerinde, dünyalarında.

Çocukların oynadıkları kurt kuzu oyunu bile var. Oyunda bir kısmı kuzu, biri çoban birkaçı köpek ve en irileri de kurt olup sürüye saldırıyor. Kaçışmalar, havlamalar, melemeler ve ulumalar okul bahçesinde yankılanıyor.

İyi ki buralarda aslan, kaplan, panter, pars (bu hayvanın adını diğerlerinden daha çok seviyorum, çok haşmetli ve hoş bir kelime.) gibi hayvanlar yok.

Olsaydı dünyaları nasıl değişirdi acaba?

 

12 Kasım

Öğretmen olmanın faideleri üzerine.

Geçen gün Cuma namazına geç kaldık. Elektrikler olmadığı için ezanı duymamıştık. Okul saatleri de malum. Camiye girdiğimizde cemaat sünneti bitiriyordu. Biz namaza başlayıp sünneti bitirene kadar bizi beklediler.  Dün de teravihe biraz geç geldik, yine farzdan önce herkes sükût içinde bizi bekliyordu. Bir nevi torpil, hoşuma gitmedi değil hani. Bu sabah da Oğuzhan (1. sınıf öğrencisi), teneffüste karşıma geçip “yakalayamaz ki, yakalamaz ki” deyip kaçmaya başladı. Aslında peşinden koşar, oynardım ama yeni bir şey deneyeyim dedim. O an, bana bakan öğrencilere, “getirin bana onu” dememle onu getirmeleri bir oldu. Kılımı bile kıpırdatmadan bak neler yapabiliyorum.  Dudaklarımın arasından çıkan devrik bir cümle, onu karşımda hazır ve nazır hale getirmişti. Nasıl gülmüşüm ben bile şaşırdım. Sonra Oğuzhan’ın elinden tuttum okul duvarının üzerine çıkardım ve oradan Uzun Yayla’yı izlemeye koyulduk.

 

13 Kasım

İlk kar yağdı.

Uyan sevdiğim uyan,

Bak kar oldu cümle dünyam!

 

14 Kasım

Kar bir göründü ve gitti, dağlarda ikamet ediyor. Kesin kaydını birkaç gün sonra yapacak galiba.