Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 4 Sayı 13 Eylül - Ekim '07


KARDEŞÇE

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _  _ _  Neşe GÜRER

       

Zamanlar, zeminler yıpratmasın dostluğumuzu, kardeşliğimizi diye dualarla çıkıp yollara, öyle kenetlemiştik parmaklarımızı birbirine.

            Gözlerimizden yüreğimize sıcacık kayıveren bir iman kardeşliğiydi birlikteliğimiz.

            Sadece tek taraflı değil çift taraflı bir dünyanın arzusuyla yanıp tutuşurken aramızdaki sevgi, merhametlik ve kardeşlik ateşini kora döndürsün diye kaldırıyorduk avuçlarımızı Rahman'a.

            Göz yaşlarımız yanaklarımızdan süzülürken dahi ışıltısı sönmüyordu birbirimize duyduğumuz şefkat ve özlemin.

           İsmi düştüğünde aklımıza, önce kalbimiz çarpıyor, heyecanlanıyor; sonra da acaba sıkıntısı var mı, benimle paylaşmak istediği derdi var mı, bana ihtiyacı var mı… Kaygıyla tedirgin olup, rahat evlerimizden kalkıp kardeşimizin yanında alıyorduk titrek ve kaygılı nefesimizi.

            Zamanın hengamesi tüm iyi şeyleri kendine çekip içini boşalttığı gibi İslam kardeşliğini de sadece boş bir kağıt parçasındaki slogana dönüştürdü. Artık kardeşlerimizle konuşurken kelime hazinemizi o kadar zorluyorduk ki… Yanlış anlaşılmamak için çıkardığımız cümleleri, ifadeleri ayıklaya ayıklaya içi boşa çevirdik. Sadece söz getiriyor ama bir adım ötesi yok. Konuşulanlar yalnızca kısır döngü gibi tekrarlanan birkaç yaldızlı cümle. Gırtlaktan aşağıya, yüreğe sıçramayan lakırdılar. İşin garibi elini tutup, gözbebeklerine baktığında kendini görüp “Ben aslında senim; senin kardeşin, dostun, aynı yolun yolcusu olan, dayanağın…” diyemiyoruz. “Müminler birbirinin kardeşidir.” (Hucurat, 11) düstûru çoktan ezberden çıktı. Sadece ezberden değil, olma yolundaki umudumuzu da kaybettik. Karşımızdaki mümin kardeşimize çıkıp "Ben seninle kardeş olmak zorunda değilim, öyle bir hukuk olsa dahi ben kendime yeterim, sana ihtiyacım yok, kazancım da bana yeter, kendi dünyamdaki şansımla kurduğum kardeşlik bağım da!" diyebiliyoruz.

            Bu biraz da kendi eksiklerimizden kaynaklanıyor. Anlamsız, gereksiz, basit yükler yükledik omuzlarımıza. Büyüttükçe büyüttük kaygılarımızı, sonunda kocaman dağlar oluşturduk hakikatle aramızda. Denizler birleşti dar boğazlardan geçerek birbiriyle, biz oturup iki çift laf edemez olduk.

            Silkelenip tüm artıklardan yüreğimizle, bedenimizi aslımıza dönmek istiyoruz ya Vedûd!

            Noksanlarımızı, zaaflarımızı, bildiğimiz halde unuttuklarımızı hakikat karşısındaki zikzaklarımızı en iyi sen biliyorsun! En güzel sana anlatıp, en iyi senin rahmetinle teselli buluyoruz. Avuçlarımızı açtığımızda acizane, sana dua dua yükselen göz yaşlarımız yağmura hasret toprak gibi kalbimizi temizliyor.

            Secdeye kapanıp eğildiğimizde, dizginlenmeyen nefsimiz karanlığa çöktüğü zamanki geceye mehtap gibi yol veriyor.

            Yük olan ne varsa atmak istedim üzerimden; yüreğimde dünden kalma anlamsız telaşlarımdan.

            Sana tüm benliğimle yöneldim Rabbim! Nefesten gayrı hiçbir şey kalmadı hazinem.

            Adem olup nisyana tutuldum elin üzerimdeyken.

            Nuh gibi; gözler önünde evladımı tufanda gördüm.

            Salih gibi; hakikate razı olmak varken yüreğimi aklıma kundaklattım.

            İbrahim olup; yıldıza, aya, güneşe aldanmayıp hakikate ermek varken mahmur bakışlarda nimhab oldum.

            İsmail gibi; keskin bıçak altında peygambere bile tebliğ yapmak varken amaçsız hayatlarda bedelsiz yaşamanın zevkini sürdüm.

            Yakup olup gözümden kan damlarken umudumu rüzgârla sevgiliye ulaştıramadım.

            Yusuf gibi tutunduğum hakikat ipiyle kuyudan saraya eremedim.

            Lut'u dahi utandıracak üryanlığa ardımı dönmedim de beytimin rakkaselerinin yerin dibine geçişine seyirci kaldım.

            Zekeriyya olup gül yetiştiren bahçıvan olmak varken ısırganlarla yabani otları yarıştırdım.

            Musa gibi Firavun sarayında “lâ” demek varken küfrü şiarlaştıranlara omzumu destek yaptım.

            Süleyman olup saltanatı arz etmek varken yolda kalmışa kendimi binek yaptım kof seraplara.

            Yunus gibi ye’se düşüp balığın karnında aczini sunmak varken Yaradana çabalamadan, yorulmadan, yola düşmeden firari kesildim meydanlardan.

            Eyyub olup derdi cevher bilip derman için semaya avuç açmaktan imtina etmek varken ayağıma batan dikenlerden vâveylâ kopardım.

            Muhammed olup kenetlenmek varken yürekten, kardeşimle karşılaşmamak için yeni kaldırımlar aradım.

            Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın.Ve Allah'ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizi uzlaştırdı da O'nun lütfu ile kardeş oldunuz ve ateşli bir uçurumun kenarında iken sizi ondan korudu. (Al-i İmran, 103)