|
İlim
Yayma Yurdu Penceresinden Hayat, Hatıralar – VI
BİR SİNEMA FİLMİ
DEĞİL Mİ HAYATIMIZ?
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
_ _ _ _ _ _ _ _
Mehmet SACİT
Üniversite
yıllarında birçok öğrencide olduğu gibi bizde de sinema merakı oluşmuştu.
Bir Anadolu şehrinde esaslı bir sinema seyircisi olmak mümkün değildi. Lise
yıllarımızda öğretmenlerimiz sinemaya karşı bizi uyarırlar, hatta oralarda
gördükleri öğrencileri cezalandırırlardı. Yöntem tartışılabilir mutlaka ama
o sinemalarda gösterilen filmlerin gayri ahlaki yapısı had safhada idi.
“Minyeli Abdullah” filmi İslami kesimlerde bütün eksikliklerine rağmen büyük
bir heyecanla karşılanmıştı. Film Anadolu’da hemen her il ve ilçede yoğun
seyirci kitlesine gösteriliyordu. Televizyon ve sinemaların ahlakı bozucu
gösterimlerinden bunalan dindar kitleler bu filme büyük bir teveccüh
göstermişlerdi. Hiç unutmuyorum, İmam-Hatip’teki bir hocam, film ne kadar
iyi olursa olsun daha önce ahlaksız filmleri gösteren o sinemaya
gitmeyeceğini söylemişti. Onları hayırla yad ediyorum.
Tabi İstanbul bizim ilçemiz
gibi değil. Sayısız sinema var ve nitelikli filmleri seyretmek mümkün. İlim
Yayma’daki ilk yıllarda daha önceki bölümlerde anlattığım okuma tutkusu
nedeniyle sinemayla yakından bir ilgim olmamıştı. İlerleyen yıllarda yavaş
yavaş kitaplardan, inancı belirleme mücadelesinden onarılmış bir zihin ve
gönülle çıktıkça kendimize olan güven galiba oluşmaya başlamıştı.
Seyrettikleri filmler hakkında uzun mütalaalar yapıp tartışan arkadaşları
gördükçe bizim de zamanla sinemaya karşı bir ilgimiz oluşmaya başlamıştı.
Şunu da itiraf etmeliyim ki ilk başlarda filmlerle ilgili bu kadar
tartışmayı da son derece gereksiz, boş bir uğraş olarak görüyorduk bazı
arkadaşlarca.
Çemberlitaş’taki sinemalar
okul ve yurdumuza yakın olduğu için bazı filmleri –birçoğunu seyredemesem
de- afişlerinden oradan takip ediyordum. Orada bazı filmleri seyrettiğimi
hatırlıyorum. Muhtemelen Malcolm X’i orada seyretmiştim. Malcolm X’in
hayatını anlatan bir filmin çekilmesi İslami çevrelerde heyecanla
karşılanmıştı. Şimdi yılını tam olarak hatırlamıyorum ama film başarılı
sayılabilecek bir performanstaydı. Malcolm’ün Müslüman oluş serüveni,
yaşadığı değişimler etkileyici bir şekilde sunuluyordu. Irk ayrımcılığının
toplumsal bir problem olarak tavan yaptığı dönemlerde daha ziyade siyahî
müslümanlardan oluşan bir cemaat içindeki Malcolm’ün disiplinli adamları,
onların üniforma gibi takım elbiseleri ilginç görüntüler oluşturuyordu.
Malcolm’ün hac ziyaretinden sonra yaşadığı ümmetçi dönüşüm de filmde önemli
bir vurguyla anlatılıyor, uğradığı saldırılar, evinin kundaklanması ve en
nihayetinde şehadeti sinema perdesinin etkileyiciliği ile seyircilere
aktarılıyordu. Filmin kurgusundan mı, yoksa Amerikan toplumunun din
anlayışından mıdır nedir erkek ve kadınların kıyafet tercihleri bana ilginç
gelmişti.
Orada seyretme imkânı
bulduğum diğer bir önemli film de “Cesur Yürek”ti. Mel Gibson’un İskoçlar’ın
İngilizler’e karşı başlattığı özgürlük mücadelesini anlattığı filmini her
zaman çok beğendim. Vilyım Volıs’ın öncülüğü gerçekten çok etkileyici idi.
Azmin ve namusun, mücadele kararlılığının hiçbir engel tanımadığını, bunlar
sayesinde çok büyük düşman ve zorlukların üstesinden gelinebileceğini sinema
diliyle mükemmel bir şekilde veriyordu film. Orada en az üç defa
seyrettiğimi hatırlıyorum Cesur Yürek’i, daha sonraki yıllarda da
televizyonda birçok defa… Sinema filmlerinin konusu olarak da en çok tarihi
ve sosyal içerikli olanları severim zaten.
Sinema seven insanların
İstanbul’daki uğrak yerleri kuşkusuz İstiklal Caddesiydi. Orada ilk kez
arkadaşım Enes Kabakçı ile bir film seyretmiştim. Daha doğrusu beni Enes
götürmüştü filme. “Şindler’in Listesi” adlı meşhur film… soykırım
efsanesinin farklı versiyornlarından biri. Şindler adlı Alman işadamı
fabrikasına Yahudileri işçi olarak alıyor ve bin yüz yahudiyi ölmekten
kurtarıyor, onlar da ona filmin sonunda şükranlarını sunuyorlar. Tabi hemen
hemen bütün sahneler Yahudilerin yaşadığı trajediyi anlatıyor. Doğru mu
yanlış mı olduğunu tam bilemiyoruz ama büyük bir soykırım endüstrisi
oluştuğu kesin. Zaten İsrail devleti de Filistinliler’e yaptığı katliamları
soykırım iddialarının mazlumiyet psikolojisine saklanarak gerçekleştiriyor.
Bu filmler de soykırımı bir tabu haline getiriyor zihinlerde. Ne kadar
enteresan bir final değil mi: Avrupalıların katlettiği Yahudilerin intikamı
onları başka katliamlardan kurtaran müslümanların çocuklarından alınıyor.
Her gün Filistinde utanmadan çocuk öldüren katil İsrail’in finansörlerinden
olanlar çektikleri filmlerle duyguları sömürmeye devam ediyorlar. Filmin
sonunda bir sahne vardı. İşçi olarak Alman iş adamı Şindler’in yanında
çalışan ve hayatları kurtulan Yahudiler bir altın yüzük hediye ederek
şükranlarını ifade etmek istiyorlar. Yüzüğü alan Şindler, yüzükte bir yazı
fark eder. Sorduğunda şu cevabı alır: “Bir insanın hayatını kurtaran bütün
insanlığın hayatını kurtarmış gibidir. Tevrat’ın bir ayeti!” Enes’le ben de,
insan sevgisinden şaha kalkmış(!) Yahudilerin propagandasını kırmak için bir
iş yapalım dedik ve yüksek sesle “Bu Kur’an’da da geçen bir ayettir!” diye
seslendik. Ekonomik imkânları elinde tutan küresel sermaye benzer
propagandatif çalışmaları periyodik olarak sürdürüyor, çünkü sinemanın
etkisini biliyor.
İstiklal Caddesinde çok
sayıda sinema vardı tabi ve seçenek her zaman fazlaydı. Caddenin ahlaki
yapısı iç açıcı değildi maalesef. Duruşu olmayan insanların pekâlâ kısa
sürede kaynaşabilecekleri bir atmosfer… Daha sonraki dönemlerde de oradaki
sinemalarda çok sayıda film seyretme imkânım oldu; tek başıma değil de
genellikle ya bir arkadaşımla baş başa ya da grup halinde… Bir defasında
“Leon”u seyretmiştik İbrahim’le. Duygusal bir film. Yani diğer duygusallar
gibi değil hani! Leon bir kiralık katil ve onun başka kiralık katillerden
kurtardığı küçük bir kız. İkisinin yaşadığı macera, birbirlerine
bağlanışları… Tabi su testisi su yolunda kırılacak ya bir kiralık katil olan
Leon da öldürülecektir elbette. Her neyse Leon ölür, kız, Matilda mıydı,
neydi, kurtulur. Tabi büyük bir üzüntü, seyirci olarak biz de üzülürüz
elbette. İbrahim çıkarken sinemadan elini omzuma vurarak: “Üzülme be Mehmet,
Leonlar ölmez!” der, güleriz biz de kahkahayla, hüznümüzü gizlemeye
çalışmadan. Sinema işte, kiralık katile bile üzdürüyor insanı!

Şimdi aklıma geliyor da, kimini tam hatırlıyor, kimini çıkaramıyorum. Mustafa
Cıdık, Ahmet Başpehlivan, İslam Özkan, İsa Okudan ve başkaları… Bir yaz
tatilinde kardeşim Yusuf’la “Bizi Ayıran Nehir”i seyretmiştik televizyonda.
Paylaşılan şeyler unutulmuyor asla. Yusuf arada ondan bahseder. Parçalanan
bir aileyi anlatıyordu. Sanırım Bred Pit’in ilk filmlerinden biriydi.
Sinemanın ayrı bir dili var işte, görsellikle anlatımı bir arada
verebiliyor, insanı çok yönlü olarak kuşatabiliyor. Safiyeti alabildiğine
verebiliyor, “Forest Gump” gibi. Onu da Karagümrük’te Feza sinemalarında
seyretmiştik. Eski, kötü sinemayı alıp tadilat yaparak “edepli” film
hizmetleri için kullanmaya başlamıştı muhafazakar bir şirket. Kendi
filmlerini de çekmişlerdi. “Sürgün Öğretmen” romanından uyarlanmış başarılı
bir filmdi ve İslami çevrelerin sinemada var olma iddialarının cılızlığında
iyi bir çalışma olmuştu.
Sinemanın dili aslında bizim
dilimizle buluşmayı bekliyor ama sadece bir seyirci olarak kaldığımız
müddetçe bu mümkün olamayacak gibi görünüyor. |