Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 4 Sayı 13 Eylül - Ekim '07


İlim Yayma Yurdu Penceresinden Hayat, Hatıralar – VI

BİR SİNEMA FİLMİ DEĞİL Mİ HAYATIMIZ?

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _  Mehmet SACİT

Üniversite yıllarında birçok öğrencide olduğu gibi bizde de sinema merakı oluşmuştu. Bir Anadolu şehrinde esaslı bir sinema seyircisi olmak mümkün değildi. Lise yıllarımızda öğretmenlerimiz sinemaya karşı bizi uyarırlar, hatta oralarda gördükleri öğrencileri cezalandırırlardı. Yöntem tartışılabilir mutlaka ama o sinemalarda gösterilen filmlerin gayri ahlaki yapısı had safhada idi. “Minyeli Abdullah” filmi İslami kesimlerde bütün eksikliklerine rağmen büyük bir heyecanla karşılanmıştı. Film Anadolu’da hemen her il ve ilçede yoğun seyirci kitlesine gösteriliyordu. Televizyon ve sinemaların ahlakı bozucu gösterimlerinden bunalan dindar kitleler bu filme büyük bir teveccüh göstermişlerdi. Hiç unutmuyorum, İmam-Hatip’teki bir hocam, film ne kadar iyi olursa olsun daha önce ahlaksız filmleri gösteren o sinemaya gitmeyeceğini söylemişti. Onları hayırla yad ediyorum.

            Tabi İstanbul bizim ilçemiz gibi değil. Sayısız sinema var ve nitelikli filmleri seyretmek mümkün. İlim Yayma’daki ilk yıllarda daha önceki bölümlerde anlattığım okuma tutkusu nedeniyle sinemayla yakından bir ilgim olmamıştı. İlerleyen yıllarda yavaş yavaş kitaplardan, inancı belirleme mücadelesinden onarılmış bir zihin ve gönülle çıktıkça kendimize olan güven galiba oluşmaya başlamıştı. Seyrettikleri filmler hakkında uzun mütalaalar yapıp tartışan arkadaşları gördükçe bizim de zamanla sinemaya karşı bir ilgimiz oluşmaya başlamıştı. Şunu da itiraf etmeliyim ki ilk başlarda filmlerle ilgili bu kadar tartışmayı da son derece gereksiz, boş bir uğraş olarak görüyorduk bazı arkadaşlarca.

            Çemberlitaş’taki sinemalar okul ve yurdumuza yakın olduğu için bazı filmleri –birçoğunu seyredemesem de- afişlerinden oradan takip ediyordum. Orada bazı filmleri seyrettiğimi hatırlıyorum. Muhtemelen Malcolm X’i orada seyretmiştim. Malcolm X’in hayatını anlatan bir filmin çekilmesi İslami çevrelerde heyecanla karşılanmıştı. Şimdi yılını tam olarak hatırlamıyorum ama film başarılı sayılabilecek bir performanstaydı. Malcolm’ün Müslüman oluş serüveni, yaşadığı değişimler etkileyici bir şekilde sunuluyordu. Irk ayrımcılığının toplumsal bir problem olarak tavan yaptığı dönemlerde daha ziyade siyahî müslümanlardan oluşan bir cemaat içindeki Malcolm’ün disiplinli adamları, onların üniforma gibi takım elbiseleri ilginç görüntüler oluşturuyordu. Malcolm’ün hac ziyaretinden sonra yaşadığı ümmetçi dönüşüm de filmde önemli bir vurguyla anlatılıyor, uğradığı saldırılar, evinin kundaklanması ve en nihayetinde şehadeti sinema perdesinin etkileyiciliği ile seyircilere aktarılıyordu. Filmin kurgusundan mı, yoksa Amerikan toplumunun din anlayışından mıdır nedir erkek ve kadınların kıyafet tercihleri bana ilginç gelmişti.  

             Orada seyretme imkânı bulduğum diğer bir önemli film de “Cesur Yürek”ti. Mel Gibson’un İskoçlar’ın İngilizler’e karşı başlattığı özgürlük mücadelesini anlattığı filmini her zaman çok beğendim. Vilyım Volıs’ın öncülüğü gerçekten çok etkileyici idi. Azmin ve namusun, mücadele kararlılığının hiçbir engel tanımadığını, bunlar sayesinde çok büyük düşman ve zorlukların üstesinden gelinebileceğini sinema diliyle mükemmel bir şekilde veriyordu film. Orada en az üç defa seyrettiğimi hatırlıyorum Cesur Yürek’i, daha sonraki yıllarda da televizyonda birçok defa… Sinema filmlerinin konusu olarak da en çok tarihi ve sosyal içerikli olanları severim zaten. 

            Sinema seven insanların İstanbul’daki uğrak yerleri kuşkusuz İstiklal Caddesiydi. Orada ilk kez arkadaşım Enes Kabakçı ile bir film seyretmiştim. Daha doğrusu beni Enes götürmüştü filme. “Şindler’in Listesi” adlı meşhur film… soykırım efsanesinin farklı versiyornlarından biri. Şindler adlı Alman işadamı fabrikasına Yahudileri işçi olarak alıyor ve bin yüz yahudiyi ölmekten kurtarıyor, onlar da ona filmin sonunda şükranlarını sunuyorlar. Tabi hemen hemen bütün sahneler Yahudilerin yaşadığı trajediyi anlatıyor. Doğru mu yanlış mı olduğunu tam bilemiyoruz ama büyük bir soykırım endüstrisi oluştuğu kesin. Zaten İsrail devleti de Filistinliler’e yaptığı katliamları soykırım iddialarının mazlumiyet psikolojisine saklanarak gerçekleştiriyor. Bu filmler de soykırımı bir tabu haline getiriyor zihinlerde. Ne kadar enteresan bir final değil mi: Avrupalıların katlettiği Yahudilerin intikamı onları başka katliamlardan kurtaran müslümanların çocuklarından alınıyor. Her gün Filistinde utanmadan çocuk öldüren katil İsrail’in finansörlerinden olanlar çektikleri filmlerle duyguları sömürmeye devam ediyorlar. Filmin sonunda bir sahne vardı. İşçi olarak Alman iş adamı Şindler’in yanında çalışan ve hayatları kurtulan Yahudiler bir altın yüzük hediye ederek şükranlarını ifade etmek istiyorlar. Yüzüğü alan Şindler, yüzükte bir yazı fark eder. Sorduğunda şu cevabı alır: “Bir insanın hayatını kurtaran bütün insanlığın hayatını kurtarmış gibidir. Tevrat’ın bir ayeti!” Enes’le ben de, insan sevgisinden şaha kalkmış(!) Yahudilerin propagandasını kırmak için bir iş yapalım dedik ve yüksek sesle “Bu Kur’an’da da geçen bir ayettir!” diye seslendik. Ekonomik imkânları elinde tutan küresel sermaye benzer propagandatif çalışmaları periyodik olarak sürdürüyor, çünkü sinemanın etkisini biliyor.   

            İstiklal Caddesinde çok sayıda sinema vardı tabi ve seçenek her zaman fazlaydı. Caddenin ahlaki yapısı iç açıcı değildi maalesef. Duruşu olmayan insanların pekâlâ kısa sürede kaynaşabilecekleri bir atmosfer… Daha sonraki dönemlerde de oradaki sinemalarda çok sayıda film seyretme imkânım oldu; tek başıma değil de genellikle ya bir arkadaşımla baş başa ya da grup halinde… Bir defasında “Leon”u seyretmiştik İbrahim’le. Duygusal bir film. Yani diğer duygusallar gibi değil hani! Leon bir kiralık katil ve onun başka kiralık katillerden kurtardığı küçük bir kız. İkisinin yaşadığı macera, birbirlerine bağlanışları… Tabi su testisi su yolunda kırılacak ya bir kiralık katil olan Leon da öldürülecektir elbette. Her neyse Leon ölür, kız, Matilda mıydı, neydi, kurtulur. Tabi büyük bir üzüntü, seyirci olarak biz de üzülürüz elbette. İbrahim çıkarken sinemadan elini omzuma vurarak: “Üzülme be Mehmet, Leonlar ölmez!” der, güleriz biz de kahkahayla, hüznümüzü gizlemeye çalışmadan. Sinema işte, kiralık katile bile üzdürüyor insanı!

            Şimdi aklıma geliyor da, kimini tam hatırlıyor, kimini çıkaramıyorum. Mustafa Cıdık, Ahmet Başpehlivan, İslam Özkan, İsa Okudan ve başkaları… Bir yaz tatilinde kardeşim Yusuf’la “Bizi Ayıran Nehir”i seyretmiştik televizyonda. Paylaşılan şeyler unutulmuyor asla. Yusuf arada ondan bahseder. Parçalanan bir aileyi anlatıyordu. Sanırım Bred Pit’in ilk filmlerinden biriydi. Sinemanın ayrı bir dili var işte, görsellikle anlatımı bir arada verebiliyor, insanı çok yönlü olarak kuşatabiliyor. Safiyeti alabildiğine verebiliyor, “Forest Gump” gibi. Onu da Karagümrük’te Feza sinemalarında seyretmiştik. Eski, kötü sinemayı alıp tadilat yaparak “edepli” film hizmetleri için kullanmaya başlamıştı muhafazakar bir şirket. Kendi filmlerini de çekmişlerdi. “Sürgün Öğretmen” romanından uyarlanmış  başarılı bir filmdi ve İslami çevrelerin sinemada var olma iddialarının cılızlığında iyi bir çalışma olmuştu.

            Sinemanın dili aslında bizim dilimizle buluşmayı bekliyor ama sadece bir seyirci olarak kaldığımız müddetçe bu mümkün olamayacak gibi görünüyor.