Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 4 Sayı 13 Eylül - Ekim '07


 

YALNIZLIK ÖLÜYOR

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _  Hikmet KIZIL
      

Hep aynı nağmeyle kayıyor yıldızlar,

bir yalnızlık doğuruyor gece.

Karanlıklar üstümüze kapanıyor, korkuyoruz ama biliyoruz ki sabah olacak.

İçimizde kıpır kıpır bir heyecan… Bir telaş…

Coşku,  içimizde bir nehir misali çağlıyor, sonra bir sis…

Biteviye bir karanlık çoşkuyu siliyor, hiçbir şey yok…

Hiç kimse yok…

 Yürekte keder yoğunlaşıyor,

Kapı çalsın istiyoruz. Kapı çalmıyor…

Gözlerimiz dışarıda bir şeyler arıyor.

Ama her yer karanlık…

Bir ses

Bir ses

Bir ses…

Ses yok. Kapı çalmıyor…

 Kendimize rağmen yalnızlık bu. Kendimizce.

 Alabildiğine kederli ve yorgun bir yüz karşılıyor aynada bizi.

Biz kimiz?

Bu yorgunlar kim?

Ve yüzlerimizdeki bu çizgiler ne zaman belirdi?

 İçimizi yakan bir karanlık bu.

Yalnız bir ırmağın çağıltısı…

 Tekmil ufuklar, kızıl bir rengi karaya çalıyor.

Maviye çalan hayallere tutunarak yitip gideceğiz yalnızlıkların en karasına sanki…

 Şimdi Nemrut’un tepesini bir çığ tutar.

Kahta bir acem türküsünü dillendirir:

 “Haberin var mı

 dağlarına bahar gelmiş memleketimin?”

 Hep aynı nağmeyle kayıyor yıldızlar,

Bir yalnızlık büyütüyor gece…

 

Yağmur yağıyor zifiri karanlıkta, bir cigara gibi çekiyoruz geceyi içimize.

Bir toprak kokusu içimizi eritiyor, iki bardak çay… Bardak buz tutmuş… Ellerimiz titriyor soğuktan…

 

           Caddeler yalnız… Kanıyor caddeler…

 Hep aynı nağmeyle kayıyor yıldızlar,

Bir yalnızlık solukluyor gece.

 Gün doğmadan başlıyor bunaltı,

Kırıp kanatıyor içimizdeki sevinci.

Kahta bu kadar yalnızken ağlar mı?

Şimdi uzak bir yerinde memleketin, başımızı koysak yastığa,

Karanlıklar yenilgiden kurtulacak mı?

 Hep aynı nağmeyle kayıyor yıldızlar,

Bir yalnızlık solukluyor gece

 Maviler takılıp kalıyor boğazımıza.

Derin bir uçurumun önünde hangi yazgıyı anlatsak şehrimize?

 

Bir şairin mısralarını ağlıyor gözlerimiz.

Saat sabahın dördü.

Şair gidermese de içimizin yalnızlığını,

yine de iyi geliyor mısralar, yaşımızın yirmi yedisinde:

 “zamanla değil bir yerde

 benim olmayan bir şeyle yaşlanıyorum

geçiyorum ilk şeklimi tüketerekten

ağır ağır yanan bir tuğla harmanını

billurdan sarkaçlarıyla

 kalbim, sersemliğim benim.”

 Yavaş… hişşştt şair! Kahta uyuyor...

 Hep aynı şarkıyla kayıyor yıldızlar,

yalnızlık ölüyor…