Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 4 Sayı 13 Eylül - Ekim '07


 

OKUNACAK ÇOK ŞEY VAR

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _  Cahit ERDEM
      

Mutezile ve Hadis: Hüseyin Hansu’nun doktora tezi olarak hazırladığı değerli bir çalışma. İslam tarihinde önemli izler bırakan Mutezile’ye dönük hadis ve sünnet inkarcılığı suçlamasını cevaplandırarak reddeden bir tez kitabı. Mutezile, İslam tarihinde oldukça önemli bir ekol. Tarihsel yürüyüşü durdurulmasaydı eğer, Tevhid ve Adalet şiarıyla yola çıkan bu ekol bugün İslam dünyasının yaşadığı düşünsel sefaletin oluşmasına engel olabilecek bir potansiyele sahipti

            Kitap boyunca asırlar içinde kin ve düşmanlık yüzünden sayısız eseri yok edilen Mutezile ile ilgili sonradan bulunan kaynaklara, Mutezile öncülerinin kanaatlerine,  hadisçi ve diğer ekollerin din anlayışlarına tanıklık edecek, Mutezile’nin özgün değerlendirmeleri hakkında bilgileneceksiniz. Rivayeti eksen alan Ehl-i Hadis’e yönelttikleri eleştirilerle hakikatin ortaya çıkmasında büyük emekleri olan Mutezili alimler sayesinde İslam düşüncesinin Kur’an merkezli bir özellik kazanabileceğine ilişkin umutlarınız artıyor. Aklı iptal eden yaklaşımların zaafları kitaptaki tartışma örneklerinde belirgin bir şekilde ortaya konuluyor. 

 

            Yağmurdan Sonra: Yayınlandığı dönemde de eleştirilen Ahmet Kekeç’in ödüllü romanı Yağmurdan Sonra, 28 şubat sürecinden izler taşıyor ama romanın kahramanı hangi kimliği ne kadar ifade ediyor, son derece belirsiz. Daha önce yayıncılık yapan roman kahramanı yayınladığı bir kitap yüzünden yargılanır. 28 şubatın olağanüstü şartları kahramanımızı mahkum ettirir ama aslında o neye inandığını artık tam olarak bilemeyen biri olarak çoktan mahkum olmuş, silik bir şahsiyettir ve aynı zamanda derin ahlaki bunalımlar etrafında dolaşıp durmaktadır. Üvey annesinin kızına bunalımlarından sıyrılmanın bir yolu olarak ilgi duyarken, zenginleşmenin yolunu çoktan gayri meşru yollardan keşfeden bacanağının kuşatmasında sağlıklı kararlar veremez. Farklı toplumsal kesimlerden tiplerin arz-ı endam ettiği roman boyunca bunalımın fotoğrafından başka bir şey göremedik. Arada 28 şubat hafiften perdeyi aralasa da kendi şubatına yenilmiş bir tiplemenin hikayesidir aslolan.

 

            Suç ve Ceza: Büyük roman olduğu için mesela bir elli yıl sonra bile ilk okunuşu üzerine bir dergi ya da gazetede hakkında değerlendirme yapılacaktır; o yüzden burada ne işi  var denilmemeli!

            Raskolnikov’u, değişik makale ve anlatımlar vesilesiyle romanı okumadan da tanıyorduk elbette. Şurası kesin ki Dostoyevski büyük bir yazar ve insan psikolojisini çözümlemekte oldukça mahir. Katil Raskolnikov okuyucuyu geçmiş hatalarıyla tekrardan yüzleştiriyor, tatlı bahanelere sığınan rahatlamaları yerle bir ediyor. İyi arkadaşlar, sahtekar yakınlar, çaresiz insanlar, parçalanan aileler, sefil insanlar Suç ve Ceza’nın benzer büyük eserlerle benzer unsurları ama Dostoyevski ayaktakımı diye tabir olunan insanları gözlemlemede ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor bize. Biraz uzatıyor konuşmaları ama Marmeladov’un karısı delirirken çaresizliğimizi hisseder, onun altında eziliriz. Raskolnikov işlediği cinayetin ağırlığı ve yakalanma korkusuyla bunalırken bir katil olmasına rağmen yine de ondan yanayızdır. Onun çaresiz anne ve kız kardeşi mi bu duyguya kapılmamıza neden oluyor, hayır. Onlar romanda yer almasa da aslında Raskolnikov asil bir karakter olarak çiziliyor ve tefecilikle toplumu sömüren kadroda yer alan bir kadını öldürmesine okuyucu sanki pek de kötü bakmıyor. Çaresiz Sonya’nın Raskolnikov’la sürgüne gidip orada ona yardım etmesi de okuyucuya bu sefalet tablosu içinde bir umut ve güzellik olarak rahatlatıcı bir etki yapıyor.

            Romanın polisiye tarzında psikolojiye yapılan vurgu öne çıkıyor. Raskolnikov’u ve okuyucuyu psikolojik yöntemlerle çökerten polisiye karakterleri de Dostoyevski’yi başarılı kılan ayrı bir taraf. Kahramanları çok konuştursa da soluksuz okunacak bir roman Suç ve Ceza ama iyi bir çeviriden okumakta fayda var. Bir de Rus isimleri bu kadar karmaşık olmasa da millet rahat okuyabilse bu Rus romanlarını. Henüz okumadıysanız fazla geç kalmayın.

 

            Hadislerin Kur’an’a Arzı: Ahmet Keleş’in İslam düşüncesini arındırıp belirginleştirmek amaçlı olarak okunması gereken bu eseri oldukça önemli. İslam tarihi boyunca Kur’an’a ve tarihe aykırı olarak ortaya çıkan rivayetleri ayıklamaya çalışan bir yöntemi bağımsız bir tez konusu olarak ele alan ve bu alanda derli toplu bir öncülük yapan bu eserin elbette kendi içinde de bazı tutarsızlıkları yok değil ama başlangıç açısından önemli bir adım atıyor Ahmet Keleş.    

            Problemli hadisleri Kur’an’a sunarak hakikati ortaya çıkarmayı amaçlayan yöntem hakkında örnek uygulamaların yer aldığı kitapta bu alandaki tarihi birikim de değerlendiriliyor. Bağnaz tutumların bu yönteme muhalefetini anlamak mümkün görünmese de kitabın Resul’e dayandırdığı bu yöntem Müslümanlar için hayati öneme sahip. İslam düşüncesini sahih bir seviyeye çıkarmak için mutlaka yararlanılması gereken bir yöntem olan Kur’an’a Arz hususunda okunmadan geçilmemesi gereken bir eser.

 

            Edebiyatın Saklı Dili: Alim Kahraman’ın makalelerinden oluşan kitabı. Özellikle Ahmed Şahnun’un ‘Dikenden Başka Mahsul Yok’ adlı romanını incelediği yazısıyla Malezya edebiyatına bir pencere açması önemli. Bahse mevzu roman Özgün Yayıncılık tarafından yayınlamış ama hak ettiği ilgiyi görememişti. Mehmet Selimoviç’in büyük romanı “Derviş ve Ölüm”ü inceleyen ayrı bir çalışmanın da kitap içinde yer alması mutluluk verici. Romanı okumayanlar için onu okumaya itecek bir motivasyon yapabilir bu yazı.  Yahya Kemal’in İstanbul sevgisi üzerine bir makalenin de yer aldığı kitap öğrenciler ve meraklılar için yararlı olabilir ancak Alim Kahraman biraz daha ayağını hangi düşünce sistemine dayandırdığını belirginleştirirse inancının gereğini yerine getirmiş olacak ve o çizgide inşa edilecek bir edebiyat anlayışına katkı sağlayacak. Aksi taktirde olumsuz kavram ve düşüncelerle bir araya getirilmiş İslami bakış ancak imani ve düşünsel bir karmaşa üretecektir.

 

            Kapıda Bir Çift Ayakkabı: Ali Haydar Haksal çok üretken bir yazar ama bu hikaye kitabı açıkçası tam bir hayal kırıklığı. Hemen hemen hiçbir sosyal sorumluluğu dillendirmeyen öyküler toplamı. Ayrıca kullandığı dil de fazlaca uydurmacılığın soğukluğu ile malul. Oysa Ali Haydar Haksal bu çizgide olabilecek bir yazar değil. Müslüman edebiyatçılar ideolojik olmayı tahfif gerekçesi saydıklarından olsa gerek yazarımız gibi naif duruşlar üzerinden hikaye konuları üretiyor ve maalesef sadra şifa olamadan yazı biriktirip duruyorlar. Haksal’ın onca öykünün arasından yakıcı toplumsal sorunlara, yasaklara, yozlaşmalara işaret etmemesi gerçekten üzücü. 

 

            Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi: Mikail Bayram büyük bir tarihçi, araştırmacı. Tabuları sorgulaması bakımından oldukça cesur. Bu kitabı da yoğun tartışmalara neden oldu. Tabi çoğu bu kitabı okumadan Mevlana aşkıyla müellifi topa tuttu ya en azından farklı bir bakış açısını ilim alemine taşıması bakımından ufuk açıcı bir eser bu.

            Bu kitabın en önemli iddiası Nasreddin Hoca ile Ahi Evren’in aynı kişi olduğu iddiasıdır. Mikail Bayram bu iddiayı Ahi Evren’in hayat hiakyesindeki aşamalar ve ilmi çalışmalarıyla ispatlamaya çalışıyor. Hakikaten okuyucuyu ikna için önemli delilleri sıralayan Bayram’ı takdir etmemek mümkün değil. Bunun yanı sıra kitabın diğer önemli boyutu da Mevlana’nın Anadolu’yu işgal eden Moğollarla işbirliği yaparak Ahi Evren’le mücadele etmesi. Hulülcü Mevlana ve Şems-i Tebrizi Moğolların Anadolu’daki işgallerinin yanında yer alırlar. Nasreddin Hoca, yani Ahi Evren de Türkmenler olarak Moğollara karşı mücadele ederler. Dolayısıyla da Mevlana ile Ahi Evren karşı karşıya gelirler. Aralarındaki mücadele ilmi ve siyasi alanda sürer gider. Mesnevi ve diğer eserlerinde Mevlana Ahi Evren’e akla hayale gelmedik hakaretlerde bulunur. En sonunda Moğolların kuşatmasında Kırşehir’de Ahi Evren ve kendisini destekleyen Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi öldürülür.

            Aynı zamanda Anadolu Selçuklularının önemli bir tarihi kesitini de inceleyen eser, yanlış öğretileri yerle bir ediyor, bambaşka bir tarih anlatımın gözler önüne seriyor. Bu arada zihni tamamen yabancı isim ve kavramlarla bulanmış olan günümüz genç kuşakları için kültür tarihimizdeki isimleri yoğun olarak okumak farklı bir deneyim olabilir.

 

            Karmaşa: Mehmet Uyar’ın Sedat Yenigün roman yarışması ödüllü eseri. Tabi, yeni kuşaklar Sedat Yenigün’ü de hatırlamazlar. Şehid Sedat Yenigün’ü de bu vesileyle anmış olalım ve hakkında bilgi edinmeyi meraklı okuyuculara bırakalım. Karmaşa, karmaşıklaşan bir toplumun yolunu bulmaya çalışan sorumlu fertlerinin hikayelerinden bir kesit sadece. Esaslı bir roman eleştirisinden ziyade ilk kalem denemelerinin imanlı samimiyetini öne çıkarmak daha doğru bir tavır olacaktır bu değerlendirme için. Üniversite kuşağındaki ahlaki ve ideolojik sapmaları konu edinen romanda kahramanın Kitap’la buluşma serüveni anlatılıyor. Kitap’la buluşamayan hayatların bedbahtlığı bütün toplumsal kesimler için aynı yaralayıcı karaktere sahiptir. Karmaşadan kurtuluşun yolu tektir. Bu arada bir eseri yıllar sonra sararmış sayfalarından tutup okumak da farklı bir duygu. Bu duygu da hakiki bir okuyucu için bambaşka bir şey.

 

            Unutulmuşluklar: Alaaddin Özdenören’in anılarını anlattığı kitabındaki samimi dil okuyucuyu hemen sarıp sarmalıyor. Yazarının içten anlatımı, hali hazırda yaşayan ya da yeni kaybettiğimiz edebiyatçıların hayatlarına ışık tutuyor; yakın dönemin Türkiye’sini anlamamıza yarayacak ip uçları veriyor. Alaaddin Özdenören kitabında kendi kadar neredeyse kardeşi Rasim Özdenören’i de anlatıyor, onun kişiliği hakkında da önemli bilgiler veriyor. Yakın dostları Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan ve o çevreye yakınlığıyla bilinen diğer isimler… Unutulmuşluklar hakkında bir hatırlama denemesi için okunması gereken bir eser…

 

            Başkalarının Acısına Bakmak: Susan Sontag, fotoğraflarla önümüze serilen acıların bizde bıraktığı karşılıkları ve bu acıların serüvenini anlatıyor; sade, sürükleyici ve hiçbir fotoğraf görmeden çok sayıda fotoğrafa bakar gibi… Başkalarının savaşlarda, isyanlarda yaşadığı acılarını ölümsüzleştiren fotoğraf karelerinin zihinlerimizde bıraktığı kemikleşmiş, asla unutamayacağımız acılarını layıkıyla anlayabilmemiz mümkün değil elbette ama bu kitapla bu acıların kalıcı karelerinin hem çekenler hem de onlara bakanlar açısından derin tahlillerini bir nebze olsun yapabilmek mümkün. Rahat okunan, iyi çevrilmiş bir eser. Görüntü bombardımanının yaşandığı bir çağda herkese tavsiye edebilirsiniz.