Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 12 Haziran-Temmuz'07


 

ÖZGÜR KILAN

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _  Neşe GÜRER

         

          Gözlerinden şakaklarına, oradan da başının sağ kısmına yayılan korkunç ağrılarla uyandı. Kalkmak istedikçe sanki ağrıları bir kaya ağırlığında yük yapıyordu bedenine. Değil kalkmak diğer yana dönmeye dahi mecali yoktu. Gözlerini sımsıkı kapadı. Belki böylece ağrılarını az da olsa dindirebilirdi. Fakat bu mümkün olmuyordu.

           Boğazındaki kuruluğu gidermek için tükürüğü bile fayda vermiyordu. Çünkü dili susuzluktan hareket etmekten zorlanıyordu.

           Hala dün geceki rüyanın etkisi altındaydı. Sımsıkı bağlı olduğu değerleri koruma adına verdiği mücadele ve bu mücadelenin karşısında kendine uygulanan baskı ve şiddet. Kaçıp kurtulmak için gösterdiği çaba ve sonunda yakalanıp inancından dolayı kendine reva görülen işkenceler. Demir taraklarla soğuk bir yüzün, keskin bakışları altında saç diplerinden başlayarak taranması. Daha kafasında demir tarakları hisseder hissetmez, bütün bedeninden deriler dökülüyordu.

           Bu korkunç sahneleri beyninden atmaya çalıştı. Bunları düşünmenin yorumlamanın hiç sırası değildi. Besmeleyle zor da olsa yerinden kalktı. Susuzluğuyla beraber ağrılarını dindirecek ilacı yudumladı. Çok zor bir gece geçirmişti ama bugün onun için çetin bir gün olacaktı. Yıllardır beklediği sınavın imzası bugün atılacaktı. Dershaneler, etütler, deneme sınavları arasında mekik dokumalar; yığınla dergi, çizilmedik hiçbir sayfası kalmayan kitaplar… Hepsi nihayete erecek ve bugün ileriye dönük hayallere, umutlarına ve ideallerine çıkan kapıyı aralayacaktı.

           Önce abdest aldı, kahvaltılık bir şeyler atıştırdı. Çantasını son kez kontrol etti. Kalemler, silgiler, birkaç kağıt, çantasıyla sanki özdeşleşmiş Kur’an’ı ve çantasının bir köşesine poşet içinde sıkıştırdığı, görünce dahi midesini bulandıran peruk. Kaç gündür bu poşeti köşe bucak saklıyordu. Gözüne her iliştiğinde derin bir iç geçirmeden edemiyordu. Bir kez daha sol yanında bir sızı hissetti. Hızlıca kapattı çantasını ve annesinin elini öpüp duayla gözden kayboldu.

            Gideceği yer yakın olduğu için yürüyecekti. Adımlarındaki hız sanki kalp çarpıntıları gibiydi. Bazen sert ve kararlı, bazen yorgun ve ürkek

             Ne kadar temiz bir vakitti. Yeni yeni hareketlilik, ılık esen rüzgarın yüzünden içine akarkenki serinliği… Çok uzaklardan baharın kendine gönderdiği bir gül kokusu… Bu kokunun nereden geldiğini anlamak için bakındı ama etrafında gül yoktu. Sanki bu koku çok uzaklardan gelen bir müjdeydi. Sonra gökyüzüne kaldırdı kafasını. Bugün kuşların cıvıltısı ne kadar da canlıydı. Yol boyunca sıralı ağaçlar arasında birbirleriyle yarış edercesine uçuşuyor, anlaşılmak için ısrarla cıvıldaşıyorlardı. Bu ortamda biraz daha oyalanırsa sınavı kaçıracağını düşünerek adımlarını sıklaştırdı. gözlerini yalnızca önüne dikti, kulaklarını tüm seslere tıkadı.

             Okulun önü oldukça kalabalıktı. Dışarıda arabalar, okulun bahçesinde anne babalar, telaşlı gençler, yaşlı dedeler büyük bir gayretle moral pompalıyorlardı birbirlerine. Bir köşede elinde bir kitapçık sessiz sessiz okuyup üfleyen bir teyze, diğer yanda elindeki kitabı son kez karıştırma çabasındaki bir kız, başka bir tarafta oğlunun gömleğine, ceketine son şeklini vermeye çalışan telaşlı anne… Sanki sınava giren çocukları değil de kendileriydi.

               Karşıdan bahçeyi süzdü ve tenha bir yerde beklemeye başladı.Yapılan anonsla birlikte öğrenciler içeri alınmaya başlandı. Kalabalığın telaşına, hengamesine kendini kaptırmamak için biraz geri durdu. O kadar kalabalık kısa sürede içeri girmeyi başarmıştı. Heyecandan dizlerini tutan bağların bir bir çözüldüğünü hissediyor, kolundaki çantayı zaptetmekte zorlanıyordu. Elindeki kimliği kenarda duran bayan görevliye gösterip kısa bir aramadan sonra içeri girecekti. Her şey bu kadar basitti. Bir adım daha yaklaştı ve kimliği uzattı:

               -Bir dakika bayan! Böyle giremezsiniz. Ya başınızdakini çıkarın, ya da bu kapıdan hemen uzaklaşın!

                Konuşmak, kendini savunmak için ağzını açacak oldu vazgeçti.Bir kaç adım geri çekildi. Gökyüzüne çevirdi bakışlarını. Hiç kuş göremiyordu. Az önce inadına ses çıkaranlar şimdi ne olmuştu da bıçak keser gibi yok olmuşlardı. Dağların önüne parça parça düştüğünü hissetti. Sanki yüreğinde bir tufan patlamış her yandan fışkırıyor, nefessiz kalıp boğuluyordu. Yerin altından lavlar patlıyor, hararetinden boncuk boncuk terler döküyordu. Çantasını gayri ihtiyari açtı. El yordamıyla poşeti buldu. Poşetin içindeki peruğu çıkardı. Başörtüsünü açmak için elini kaldırdığında buğulu gözlerle son kez bulutlar arasından, kara gölgelerle gelen ebabil aradı. Ve birden gece gördüğü rüyadaki demir tarakların bedenine verdiği acıyı hissetti. Şu ilahi sesleniş yüreğinin derinliklerinden dudaklarına döküldü:

               “Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: ‘Allah'ın yardımı ne zaman!’ dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.”

              Elindeki peruk yere düştü. Arkasına dahi bakmadan onuruyla başını biraz daha dik tuttu yasaklara. Örtüsünün benliğine verdiği özgürlüğü damarlarında hissetti.