|
Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 12 Haziran-Temmuz'07 |
|
BİLİNCİMİZİ DOKUYAN KİTAPLAR - II
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
_ _ _ _ _ _ _
Mehmet SACİT
Üniversite yıllarından bahsederken kitaplardan kısaca bahsetmek olmaz. Üniversite insanların bilinçlerini inşa etmeleri için son derece verimli imkânlar sunan bir süreç ve mekândır. Elbette zorunlu değildir ama değerlendirildiği zaman eşsiz sonuçlar meydana getirmesi bakımından önemlidir. Ben üniversiteye gidememe ihtimalimi düşünüyorum bazen ve muhtemel serüvenimi kafamda kurguluyorum: Bir İmam Hatip mezunu olarak üniversiteye gitmeme durumunda hemen hemen tek alternatiflik imamlık yapmak olacaktı. Bir uzak dağ köyünde diyorum –öyle deriz ya, durumun vahametini ifade etmek bakımından- çok bilmiş edalarla, önce ilk yıllarda büyük bir coşkuyla, daha sonra sıradanlaşan, kalıplaşan bir formatla ömür tüketecek, çile dolduracaktım. Aman Allah’ım! Lise yıllarında okurken çevremizden biraz farklılaşmış bir topluluktuk. Etrafımızdaki arkadaşlarımız düşünceye, okumaya değer veren insanlardı. Sağolsun, kitap okuma alışkanlığı kazanmamda babamın önemli bir etkisi oldu. Kendisi ilkokula bile gitme imkanı bulamasa da okumayı sever, mutlaka birkaç gazete aracılığıyla gündemi takip ederdi. Babam nakliyat işiyle uğraşan bir sürücü idi, ömrü yollarda geçti. Ama mutlaka iyi insanlarla, kafası çalışan kişilerle birlikte olmaya çalıştı. Bana gazete aldırır, okur ve okuturdu. Köyde kalmamıza rağmen ilkokul dördüncü sınıftan itibaren gazete almak, okumak bende bir tutkuya dönüşmüştü. Bu vesileyle babaların evlatları üzerindeki etkiye kendi babam çok iyi bir örnektir. İlim Yayma Yurdunda kitaplarla sabahlara kadar sohbet ettiysek eğer, liseyi bitirene kadarki süreç bunda oldukça önemli bir paya sahiptir. Üniversitede kitap okumayan arkadaşlarımızın çoğu önceki dönemlerde de araları kitapla pek de iyi olmayan kişilerdi. Alışkanlıklar önemli olduğu kadar, kişilerin yaşadığı düşünsel/ideolojik dönüşümler de kitap okuyup okumama tercihlerinde belirleyici oluyordu. Hattızatında alışkanlıklar da düşünsel bir temelle yapılandırılmadıkları takdirde herhangi bir kıymet ifade etmezler. Dolayısıyla sürekli vurgu yapılan okuma alışkanlığı kavramı bana eskiden beri pek sıcak gelmez. Okuyacağız ama niçin? İşte bu soru hakikatle yüzleşip yüzleşememe cesaretini göstermek bakımından önemli bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Kimi çevreler hakikatin, inancın önünü perdelemek için okuma isteğinin sadece bir “alışkanlık” çerçevesinde algılanmasında ısrar ederlerken, “niçin”e gelinmesini asla istemiyorlar. Doksanlı yılların başında küçük kitaplar vardı hayatımızı kökten sarsan; hacimleri küçük, mesajları ağır… Mevdudi’nin “Dört Terim”i müslümanlar için belirleyici mahiyette bir kitap olmuştur. “İlah, Rab” gibi temel kavramların nasıl bir anlama ve karşılığa sahip olduklarını sarsıcı biçimde o ince kitabın yol göstericiliğinde öğrendik. Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler”i arkadaşlarımızın kendilerini tanımladıkları, ona istinad edilmekten şeref duydukları bir başka küçük hacimli ama “ağır” mesajlı bir kitaptı. Yaşanılan toplum ve inanılan çerçeveyi tanımlamaktan tevhidin toplumsal boyutunu Kur’an düşüncesiyle yeniden buluşturmadaki benzersiz niteliğine kadar bugün bile rehberliğini koruyan bir özelliğe sahip olan “Yoldaki İşaretler” kitabı birçok yönden gereği gibi anlaşılabilmiş değildir. O dönemde “Yoldaki İşaretler”in “Hicret Yayınları”ndan çıkan nüshası oldukça popülerdi. Sanki diğer tercümeler onun yanında ikinci sınıf kabilinden değerlendirilirdi. Klasik kapak tasarımıyla insanların elinde bir kimlik izharı olarak dolaşır durur ve başta geleneksel çevreler olmak üzere kimileri de bundan son derece rahatsız olurdu. Mevdudi benim toplamda en çok okuduğum yazardır diye düşünüyorum. Bu konuda hesap yapmak doğru değil elbette ama o yılların bir resmini elde etmek bakımından önemli olabilir. “Tefhim’ül-Kur’an” adlı tefsirini üniversitedeki ikinci yılımda iki ayda, değer verdiğim bir ağabeyin önerisiyle okumuştum. Benim için farklı bir tecrübe olmuştu. Hacimli bir eserin okunması insana her zaman büyük bir özgüven kazandırır. İlim Yayma’nın loş kütüphanesinde Tefhim ciltlerini ardı arkasına devirmek bende bir disiplin oluşturmuştu. Yedi cilt tamamlandıktan sonra roman boy eserleri okuyup hemen bitirmek çok, hem de çok kolaylaşmıştı. Tefhim’den ya önce ya da sonra şimdi tam hatırlayamıyorum, Mevdudi’nin üç ciltlik “Tevhid Mücadelesi” adlı bir diğer eserini okumuştum. Tefhim’i tamamlar mahiyetteydi. Daha sonraki yıllarda tabi Kur’an, dolayısıyla İslam düşüncemizde büyük değişiklikler oldu. Bir arayış dönemi olarak değerlendirebileceğimiz döneme gelmişti Mevdudi okumalarım. Bunların yanı sıra irili ufaklı birçok eseri daha… Tefhim’in son derece güzel açılımlarının yanında geleneksel yanlışları tekrar edici olması sonraki dönemlerde fark ettiğim bir şeydi ve bu beni çok üzmüştü. Hala da öyle inanırım. Özellikle İsrailiyat kaynaklı haberlere verdiği değer, geleneksel yaklaşımları süzememesi, rivayetleri gereği kadar Kur’an’la mukayese edip değerlendirememesi, gaybî alanlarda şüpheler uyandıracak haberleri kabul etmesi, Kur’an dışı vahyi kabul edip ısrarla savunması Tefhim’in ve “Tevhid Mücadelesi” adlı kitabının zayıf yanları olarak öne çıktı. Mevdudi’nin, İslami kimliği belirginleştiren ve İslam düşüncesini canlandıran, İslam coğrafyasında önemli etkiler yapan rolünü bir hak olarak teslim etmemizi bu yanlışlıkların engellememesi gerektiğini de bu arada bir hak ihlali olmaması bakımından belirtmeden geçmeyelim. Mısır’dan Pakistan’a, Suriye’den İran’a kadar İslam dünyasından düşünce adamlarının eserleri birbiri ardınca yayımlanıyor ve hakikatin peşinde koşanlarca takip edilip okunuyor ve gündemleştiriliyordu. Şimdilerde çoğunun kitapçılarda bulunmadığına, hatta artık yayımlanmadıklarına, yerlerini “nasıl zengin oluruz, nasıl arkadaş buluruz, hangi güzel yemekleri yaparız” kitaplarına bıraktıklarına tanıklık etmekteyiz. Kitaplar yaşadıkları döneme ayna tutan bir özelliğe sahiptir. Yaşanılan dönemleri onlardan daha iyi tanımlayabilecek malzeme bulmak çok zordur. İçerden de önemli simalar vardı kitaplarını okuduğumuz. Fakültede aynı sınıfta okuduğumuz, çok değer verdiğim Ahmet Cantürk abi benim gündemime İsmet Özel’i sokmuştu. O yıllarda İsmet Özel okumak çokları tarafından bir statü gibi algılanılırdı. “Erbain” okumak önemliydi; şiirleri yorumlamak, mısralar için kafa patlatmak kalifiye bir çaba olarak değerlendirilirdi. Hatta kimileri haddi aşarak “Kur’an, Sünnet, Erbain” üçlemesi yapardı. Ben de “Üç Mesele”den başlayarak İsmet Özel okumaya başladım. On dokuz yaşındaydım. Ya erkendi, ya geç. Ama iyi ki okumuşum, sonradan İsmet Özel’i değerlendirmek açısından Mevdudi’de olduğu gibi bana iyi bir altyapı kazandırdı. O yıllarda kendisi bu kadar belirgin bir milliyetçi söyleme sahip değildi. Daha ziyade modern anlayışın müslüman zihin üzerindeki etkisi üzerine kalem oynatmaktaydı. O zaman tedirgin bir sempatiyle baktığımız Özel, düşünce çizgisindeki evrilmenin süratiyle bizden ve dostlarımızdan epeyce uzaklaşan bir çizgiyi benimsedi. İnsan geçmişi anlatırken ister istemez farklı bir duygu ve düşünce evrenine giriyor. Hata ve kazanımlarıyla geçmiş, değeri küçümsenemez bir hazinedir. O dönemlerdeki coşku ve heyecanlar şu ânımızı inşa ettiği için benim için büyük bir kıymete sahip. İnanç ve sosyal alanlarda derinlemesine ve kimlik kazandırıcı, tavır alıcı okumalar yaparken aynı zamanda fakülteye devam ediyorduk. Ancak fakülte bize değersiz ve hafif geliyordu. Öğrencilerin ve hocaların seviyesi bizi ihata etmekten uzaktı. Bize yakın çevre ve kişiler elbette çoktu ve onlar bu değerlendirmenin dışındadır. Ders olsun diye okuduğumuz birçok kitap bizim için hiçbir kıymet ifade etmezdi. Hatta onların çoğunu okumaz, notlar ve özetlerle yetinir ama yine de bazı arkadaşlara ders çalıştırırken okuyanlardan daha kuşatıcı bir biçimde kavrar ve o şekilde anlatırdık.
|
|
|