|
Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 12 Haziran-Temmuz'07 |
|
HANGİ TOPLUMSAL MUTABAKAT
Dünyamızın sosyal, siyasi ve ekonomik dengesi her geçen gün bozulmaktadır. Toplumsal yozlaşma veya ifsad had safhaya ulaşmıştır. Uluslararası savaşlar, çatışmalar, insan hakları ihlalleri, işkence, baskı ve zulümler, yağma ve talanlar giderek artmaktadır. Haksız uygulamalar, keyfi icraatlar ve hukuksuzluklar adeta bir yaşam tarzı olmuştur. Güçlü olan zayıf olanı daima ezmekte, haksızlıklara karşı kamuoyunun sesi cılız çıkmakta, dünya halkları genellikle olup bitenlere karşı zayıf, miskin, etkisiz ve pasif konumda yer almaktadır. Tahammülsüzlük had safhadadır. İnsan hakları örgütleri ve medya kuruluşları var olan hukuksuz ve keyfi muamelelere karşı çaresiz, çözümsüz, beceriksiz ve bitkin bir haldedir. Hatta medyanın bazı yılmaz(!) temsilcileri, birçok alanda ifsadı/ yozlaşmayı teşvik etmektedir. Böyle bir ortam içerisinde toplumsal mutabakatı/sosyal uzlaşmayı sağlayabilmek elbette çok güçtür. Türkiye’de eşitsizlikler, adaletsizlikler, bazı gayri meşru yöntemler ve ekonomik bunalımlar nedeniyle fakirlik ve işsizlik diz boyudur, her geçen gün işsizler ordusuna binlerce kişi katılmaktadır, sosyal ve siyasi imtiyazlar varlığını sürdürmektedir. Ekonomik ve sosyal reformlar amaç ve nitelik olarak belirgin kılınamamıştır; şer ittifakları toplumu içeriden yıkmaya, dışarıdan da baskı ve markaj yapmaya/yaptırmaya çalışmaktadır. “Soğuk/psikolojik savaş” çığlıkları ve “aba altından sopa” göstermeler, “ani zikzaklar”, kaymalar, sapmalar, kırılmalar, dejenerasyonlar ve “egosantrik politikalar” toplumsal ortamı sabote etmeye ve germeye yetmektedir. Ekonomik açıdan kendisine yeterli olabilecek Türkiye’de ve dünyada maalesef kaynaklar verimli kullanılmadığı, israf ve lüks tüketim arttığı, sosyal adalet söylemleri icraata dönüştürülemediği, hukuksuzluklar önlenemediği için “toplumsal felah” ortamı bir türlü tesis edilememiştir. Bu problemlerin bir anda kökten çözülebilmesi elbette mümkün değildir. Problemin çözümünde belirli bir mesafe kat edilebilmesi için de mutlaka toplumsal mutabakat gereklidir. Sosyal taraflar çözüm sürecine dâhil edilmeli, toplumsal uyum ve eşgüdüm sağlanmalı, herkes taşın altına elini koymalı ve sorumluluk bilincine sahip olmalıdır. Dumanlı havadan medet umanlar yahut bulanık suda balık avlamaya çalışanlar, her türlü imkan ve şeraiti kendi lehlerine çevirmeye çalışıyorlar. İhanetin, azgınlığının ve sapkınlığın çeşitli biçim ve usullerini sergilemekten kaçınmıyorlar. Kimlik olgusunu henüz netleştiremeyen, kişiliğini oluşturamayan, safını belirleyemeyen, ekonomik, sosyal ve siyasi taleplerini tam olarak ifade edemeyen, sürekli bir arayış içerisinde olan, kimlik ve değerler çatışması yaşayan bazı sözüm ona sol ve sağ partiler, adeta en küçük bir esintide bile yaprak misali sağa sola savrulmaktadırlar. Malum kesimlerin iktidar savaşları, egemen olabilme mücadelesi, derin güçlerin toplumsal yapı üzerinde tahakküm kurma niyet ve çabaları, kolektif bilinci/toplumsal iradeyi yok sayma arzuları tüm sosyal katmanları mağdur ediyor; toplumda ayrışma, bölünme ve kamplaşmaya neden oluyor. Her türlü korkutma, yıldırma, tehdit, boykot, abluka, restleşme, kandırma, küstürme, etkisizleştirme, tepkisizleştirme vb. meşru olmayan yöntemler yaygın bir davranış haline geliyor, toplumsal çatışma süreci hızlandırılıyor, mitinglerde İslam’a kin kusuluyor, İslam’ın en kutsal değerleri ayaklar altına alınmak ve yok edilmek isteniyor. Kimsenin olup bitenlere karşı kılı kıpırdamıyor yahut cılız birkaç küçük tepkiden başka ortak bir irade ortaya konulamıyor. Müslümanlar, gün geçtikçe toplumsal olaylara veya sorunlara karşı daha duyarsız hale geliyor, İslam düşmanları, bütün güçlerini haince ve hoyratça sergilemekten kaçınmıyor. Başörtüsü yasağı, yine ülkemizin kanayan yarasıdır. Bu yasağın yoğun bir şekilde yaşanmasının ve adeta trajediye dönüşmesinin izahı mevzubahis değildir. Problem, bazı çevrelerce sadece siyasi/ideolojik bir sorunmuş gibi kavranmaya, algılanmaya ve yansıtılmaya çalışılmaktadır. Problemin elbette çeşitli ölçekte siyasi, ideolojik, toplumsal boyutları vardır. Ancak sadece ideolojik bir varsayımın, saplantının, takıntının, vehimin veya kaprisin ileri sürülmesi; tümüyle problemin çözümünü istemeyenlerin halt etmesinden öte bir şey değildir. Hâlbuki sorunun sadece siyasi bir sorun olmadığı; temel bir “insan hakkı” ve “İslami bir değer” olduğu aşikârdır. Herkes diğerini/ötekini anlamak ve kabullenmek zorundadır, kimseye herhangi bir konuyla, alanla ya da yaşam tarzıyla ilgili dayatma yapılmamalı, “kamusal alan” saplantısından vazgeçilmelidir. Herkes kendi özgürlüğünden sorumludur, insan hakları ve bütün özgürlükler tüm yeryüzünün ortak değeridir; kimsenin güdümünde ya da tekelinde olmamalıdır.. Netice itibarıyla; problemler hepimizin ekmek, su gibi hayati meselesidir. Kimse başını kuma gömerek, perde arkasına gizlenerek, kimlik ve kişiliğini saklayarak sorunlardan kendisini soyutlayamaz. Sorunlar hakikati fark etmekle, özveriyle, saygıyla, hülasa İslam kardeşliğiyle çözümlenebilir. Aksini iddia etmek ise eşyanın tabiatına aykırıdır. |
|
|