Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 11 Mart-Nisan'07


 

BİLİNCİMİZİ DOKUYAN KİTAPLAR - I

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ Mehmet Sacit


Doksanlı yılların başında üniversite okuyan kişiler olarak nispeten şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Henüz kuşaklar bu kadar sorumsuzca davranmıyorlardı. Okumaya değer veren, hangi düşüncede ise o istikamette okuyan, inandıklarını gerektiğinde sorgulamaktan kaçınmayan,  nitelikli insanlarla bir arada bulunmaktan hoşlananlar oldukça fazlaydı.

            Kitap okumak, hayatın anlamını sorgulama en erdemli eylemlerden biridir. Kitap okumayanların o yıllarda üniversite çevresinde herhangi bir değeri yoktu. Şimdi kitap okuyana rastlamak neredeyse mümkün olamıyor.

            İslam veya başka bir alanda okumadan söz söylemek kimsenin harcı değildi. Yurdumuzda da kitap okumaya değer veren, öğrencilik yıllarını değerlendirmeye çalışan çok sayıda arkadaşım vardı. Ben de okumayı seven bir öğrenciydim. Anadolu’dan gelen bir genç olarak İstanbul’un zengin düşünsel atmosferine ayak uydurmak elbette biraz zordu. Sohbetlerde, yeni tanışıklıklarda cehaletimiz daha da belirginleşiyor, kendimizi takviye ihtiyacı kendini gösteriyordu.

            İslam düşüncesi doksanlı yılların başında tüm sıcaklığıyla ülke gündemindeki yerini koruyordu. Kabul ya da red cephesinde olanların yanı sıra kabullerin farklılıkları da önemli bir çatışma alanıydı ve taraflarda bilgi/düşünce yoğunluğunu gerekli kılıyordu.

            Elbette okumak isteyenler için İstanbul’dan iyi bir yer olamazdı, yayıncıların kahir ekseriyeti İstanbul’da bulunuyordu. Düşünce dünyamız ve toplumsal hareketlilikler aynı yerde yoğunlaşıyordu. Dolayısıyla böyle bir şehirde yaşamak fırsatını nasiplenen insanların bu kıymetlerden müstefîd olamamaları kadar talihsiz bir durum olamazdı.

             “Yolumuzu bulmak/belirlemek” tercihlerinin beni ne kadar yıprattığını belirtmek isterim. Şimdilerde herhangi bir anlamlandırma kaygısı ve çabasını tanımayan kuşakların trajedisini kendi örnekliğimizden hareketle daha iyi kavrayabiliyorum.

            Düşüncenin kaynağı kitaplara tutkunluğum belli başlı kitap mekanlarına beni sıkı sıkıya bağlamıştı. Beyazıt’taki Beyazsaray kitapçılar çarşısı sürekli uğradığım bir mekandı. Burada aynı zamanda köklü arkadaşlıklar kurak da nasip oldu. Birçok değerli yayınevi oradaydı. Bahar yayınları Ahmet Başpehlivan arkadaşımdan dolayı her zaman gittiğim bir yayıneviydi. Beyazsaray’daki kitapçıların galiba en büyüğüydü. Orada oturup gelen dostlarla sohbet etmek, yeni insanlarla tanışmak büyük bir zevkti. Şükrü Hüseyinoğlu arkadaşımla yazdığı kitap hakkında mütaalalarda bulunurduk. Satış işlerine bakan Denizlili Ahmet arkadaşımız ve Mustafa Cıdık’la beraber yaşadığımız diyalog tatlı bir anı olarak hala dillendirdiğimiz bir nükte olmuştu. Hurafelerle dolu kitapların satışının caiz olup olmadığı şeklindeki “tuzak” soruya Ahmet, bunun dinen caiz olmamakla birlikte ticari olarak caiz olduğu fetvasını vermişti!

            Beyazsaray’da aranılan hemen her kitabın bulunması pekala mümkündü. Kitapları uzun uzun incelemek, neredeyse tamamını okumak her meraklı okuyucu gibi bizim de son derece zevk aldığımız davranışlardı. Kitapların yanı sıra dergileri de Beyazsaray’daki kitapçılarda bulmak mümkündü. Bu özellikleriyle bir düşünce ve kültür merkezi görevi gören Beyazsaray okuma serüvenimizde önemli bir yere sahipti.

            Cağaloğlu’ndaki yayınevleri de İlim Yayma yurduna yakınlıkları vesilesiyle sık uğradığım kitapçılardı. Özellikle o yıllarda büyüklüğü nedeniyle Diyanet’in yayınevine haftada bir uğrar, kitapları incelerdim.  Bâb-ı Âlî yokuşunda yer alan Kültür Bakanlığı yayınevinde bakanlık yayını kitaplar fevkalâde ucuzdu. Çantalar dolusu kitaplarla çıktığım alışverişlerden bir öğrenci bütçesiyle yaşayan biri olarak çok keyif alırdım. Bazı yayınevleri maalesef bugün  de sürdürdükleri bir politika olarak kitaplarının fiyatlarını daima bizi zorlayacak bir seviyede tutuyorlardı. Onlardan kitap almanın imkânı yoktu. Onların yayınlarını ancak ya başka okuyuculardan ya da kütüphanelerden temin ederek okumak mümkün olabiliyordu.

            Beyazıt’ta o yıllarda ve takip eden birçok yılda kurulan kitap sergileri vardı. Her hafta pazar günleri mutlaka gezdiğim bu sergilerde değerli eserleri düşük fiyatlara bulmak imkânı vardı. Osmanlıca eserlerin yanında Latin alfabesiyle ilk senelerde basılmış kitapları bir arada görmek, onlara dokunmak, sararan yapraklarını seyretmek hakikaten ayrı bir zevkti. Haftalık mutad ziyaretlerim bana hangi sergide hangi kitabın olduğunu ezbere bilmemi sağlamıştı. Satıcılarla ahbap olmuştum.

            Korsan yayıncılık o yıllarda o kadar yoğun olmamakla birlikte bir artış eğilimine girmişti. Kitap fiyatlarındaki pahalılık maalesef özellikle öğrenci kitlesini fena halde zorluyor ve korsan yayıncılığı yüreklendiriyordu. Birçok eser o yıllarda korsan baskılarından okundu. Bunun bir hak gaspı olduğunda herkes hemfikirdi ama bir başka hak gaspı olan ekonomik mahkumiyetle hesaplaşılmadan bu sorunun çözümü olamayacağı gerçeğini de kimse gözden ırak tutmuyordu.

            Kitapçılardan, sergilerden yurda taşıdığım kitaplarla asıl teşrik-i mesaim orada başlıyordu. Bir arkadaşımın tavsiyesi, bir tartışmanın zorunlu açılımı, bir düşünce sisteminin doğru ve zorunlu uzantısı olarak elime aldığım kitapları sabahlara varan sürelerle su içercesine okudum. Birçok defa sabah namazında gözlerimin önünde uçuşan harflerle masadan kalktığımı hatırlıyorum. Her adımda, her kitap ya da bir dergi makalesinde hakikatten bir pay, bir kırpıntı bulmak heyecanı bizi sarıp kuşatmıştı. Hakikati bulmak, yerleşik kabullerle hesaplaşmak oldukça sancılı bir süreçti ve bu hesaplaşma yaşanılmadan kimlik ve kişilik inşa edilemezdi.

            Okuduğum bir kitaptaki bir işaret beni yeni kitaplara götürüyordu. Ali Şeraiti, adını hatırlayamadığım sarıcı ve sarsıcı bir eserinde Frantz Fanon’dan bahsediyordu. Hemen bir kitapçıya koşup sırasıyla Fanon’un, su içercesine bütün kitaplarını okuyuşum: “Siyah Deri Beyaz Maske, Yeryüzünün Lanetlileri, Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi.”

            Mevdudi’nin tefsirini tamamen bitirmek için şartlanmıştım ve benim “Tefhim” okumalarım arkadaşlarım arasında muhabbet konusu olmuştu. Yedi cilt iki ayda tamamen bitmiş, büyük bir savaştan yara almadan çıkmış muzaffer bir eda benliğimi kaplamıştı.

            Bir gün gazetede Muhammed Esed’in “Mekke’ye Giden Yol’da Hakk’a yürüdüğü” haberi çıkmıştı. Adını bilmekle birlikte Esed’in herhangi bir eserini okumamıştım. Gazete haberi bende bir hüzün havası oluşturmuş, o etkiyle kitabı yayınlayan yayınevine kadar gidip kitabı alıp hemen okumuştum. “Mekke’ye Giden Yol”, eşsiz bir edebi anlatıma sahipti ve daha sonraki yıllarda “Kur’an Mesajı” adlı meal-tefsiriyle Esed’le kuracağımız kuvvetli bağın belki de habercisiydi.

            Bir yayınevinin adeta bir özdeyiş olarak kullandığı şekliyle “Bütün kitaplar tek bir Kitab’ın daha iyi anlaşılması için okunur”du ve biz bu inanışla İlim Yayma’nın loş kütüphanesinde, başını kitap sayfalarına gömmüş olarak sabah ezanını beklerdik.