|
Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 11 Mart-Nisan'07 |
|
KUR’AN BİR İMGELER DEPOSU MU? _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ Abdullah SAYAR
Muhakkak sizin de gözünüze çarpmıştır. Tırnak içerisinde anacak olursak; "bizim kesim"in çıkarttığı edebiyat dergilerinde yayınlanan şiir yahut deneme metinlerinde bolca peygamber isimleri, ayet parçacıkları ve peygamber kıssalarından pasajlar yer alıyor. Zahirde Kur’an ile hemhal oluşun bir göstergesi gibi duran bu olgu biraz deşilince oldukça rahatsız edici noktalara varılmakta. Sözün değer yitirmesine ve hayatın bir oyun ve eğlence kılınmasına dair noktalara... Peygamber isimleri ve kıssalarının imge olarak kullanımı hem çok fazla hem de yerli yersiz yapılmakta. Çoğu zaman öznel ve tekil temaların işlendiği şiirlerde ve hatta aşk şiirlerinin orta yerinde dahi Yusuf aleyhisselamı, Yunus aleyhisselamı, Musa aleyhisselamı görüyoruz. Eğer sürekli Kur’an okuyan biri iseniz Kitab’ın size sunduğu nebilerin algısı ile şairlerin sunduğu kıssa örgüsünün arasındaki devasa açığı fark etmeniz işten bile değil. Hani “bizim” edebiyatçıların sürekli “aşk”tan bahsetmek yerine, sürekli “tutunamamaktan” dem vurmak yerine, post-modern sularda gezinmek yerine arada bir de olsa peygamber adlarını anmaları bir olumluluk. Ancak öte yandan peygamber isimlerinin sorumsuzca kullanılması, alelade bir imge haline dönüştürülmesi ürkütücü bir müsriflik de! Müslüman insan heybesindeki kurtuluş ışığını, âb-ı hayat pınarını böylesine sorumsuzca harcayabilir mi? Dahası kıssaların, şiirlerde çoğu zaman vahiy bağlamından kopuk, vermek istediği mesajla alakasız ve hatta mesaja zıt bir şekilde aktarılması oldukça rahatsızlık verici bir durum. Peygamber kıssaları ve Kur’an; gerçekten de, imge üretimi acısından oldukça verimli bir alan. İlahi mesajın eşsiz icazı insanın ruh dünyasını harekete geçiren bir volkan etkisi yapıyor. Dahası Kitabullah insanlığın en mahrem sırlarını, en büyük kainat hakikatlerini, en stratejik tarihi dönemeçleri büyük bir sadelik içerisinde, muciz bir üslupla anlatır. Ancak Kur’an’ın bu ilham verici icazı, belagat özellikleri; imanımızı arttıran bir unsur olduğu sürece anlamlı ve değerlidir. Bu unsurlar suiistimal edilmemelidir. Bir anlam arayışı ve mana avcılığı alanı olan sanatın vahyin yol gösterici alanına müdahale etmesi ancak haddini bilmemek, haddi aşmak olarak adlandırılmaya müstahaktır. Kur’an bir imge üretme, şiir yoklama kitabı, bir edebiyat sözlüğü değil bir hidayet rehberidir. Kur’an kıssalarını ve İslam peygamberlerini, bağlamından kopuk şiirsel imgeler haline getirmek; okurların zihninde kıssaların anlamını çarpıtıp yanlış anlaşılmasını sağlamakla kalmaz; Kitabullah'a seçkinci bir zevk ile yaklaşma yanlışını da üretir. Bir iki örnek verelim: İstanbul Bir Nokta dergisini sanırım edebiyatla ilgilenen pek çok okurumuz eline almıştır. Hem görselliğinin estetik boyutu ile, hem de seviye üretme çabası ile dikkat çekiyor. İstanbul Bir Nokta’nın Şubat 2007 tarihli 61. sayısından bir iki örnek: Sayfa 5: sanal sayılar modern bir yüzyılın çöküşü metafizik bir buluttu şuaybın bulutu oysa Eyke'yi söylememiştim ben size ben yusuf demiştim (…) yusuf mu evet yusuf kuyudan bir sultanlık devşiren düş yorar Yakup yıldızları ayı ve güneşi (…) mısırla yatıyordu züleyha da çağdaş mutsuz kadınlar gibi. (Davut Güner) Sayfa 5: firavunlar korku vermez uzun yol otobüsleri kadar (…) çamaşırlar asın balkonlara bir derviş gelsin savursun kağıttakileri (…) (Davud Güner)
Sayfa 6-7: davut’tan devraldığı mirasa yaslanarak (…) aşk halinden anlamaz yeruşalim kızları (…) mühürlenmiş pınardır Süleyman için kadın davutun kulesince savaşçıl bir boynu var açılmamış bir bahçe damağında süt ve bal (…) pelin düşmüş bal sızan dudağından kadının gevrek sözleri benzer ağzı keskin kılıca günah yangınlarından ateş alır koynuna (…) şehvetin koştuğu yol ağla ki ölümlüdür ağla ki ayakların kurtulsun utanmaktan (…) ne büyük talih ki ben de Süleyman gibi elimle ne yaptıysam bana o yapılacak (…) kralın ordusu bu kaçın ey karıncalar toprak gibi olmasın bahtımız bu vadide o ki Belkıs tahtına bir ifrit kadar yakın ki Belkıs sıvamıştı eteğini su sanıp (…) (Sıddık Ertaş) Sayfa 11: annemdi ölüyordu bir kış sabahı ben seni özlüyordum (…) zindana kim gönderir yusuf’u ey beni israil kehaneti koşmamı istedin ardından gelemezdin, deniz vurgundugömleğini yırtmazdım arkandan askı beslemeyen vuslat yalandı.. (Müştehir Karakaya) Sayfa 21: (Musa! Aradığın burada zıtların cem olduğu yerde) ruhun kurtulursa ten elinden ilmeğini çözersen aklın Sadrım sadrını saracak (…) benimle anlayacaksın kendini bırakılmadığını unutulmadığını suyun şefkatli bilgeliğini Tanrısal renklerle bezenmiş suretin olduğumu (Resul Tamgüç) Ne dersiniz dergi içerisinde sanki peygamberler geçidi, kıssalar sıralaması var değil mi? Musa, İsa, Davud, Süleyman, Firavun, Yakup, Züleyha... Kur’anî anlatının en temel birçok hikayesi, kişisi ve kavramı şairin elindeler sere serpe. Oysa Kur’an okurken önce besmele çekmek gerekmiyor mu? İstanbul Bir Nokta'da nerede ise peygamber ismi kullanılmayan bir şiir bile yok! Amma ve lakin şairler bir şekilde donup dolaşıp "aşk”a yahut da öznel sorunlara bağlıyorlar bu nebilerin isimlerini. Musa Firavun’a karşı devrimci önderliği anlatmıyor, Yusuf iffeti anlatmıyor, Yakup sabrı anlatmıyor! Bunca nebinin geçtiği bir dergide herhalde nebevî mücadelenin devrimci ateşi, mazlumların nefesi, Firavun’a karşı İbrahimî bilinç, inkılabi hisler okunacak diyorsunuz! Cık!… Olmuyor, boşuna uğraşıyorsunuz… Amacımız isminin zikrettiğimiz derginin külli bir eleştirisini yapmak değil, hasetlik değil; edebiyatçıların boş atışmaları hiç değil. Emr-i bil maruf kabilinden bir iç sorgulamaya davet ediyoruz. Madem ki edebiyatta tasfiye sürecinin adı olacağız dedik; kendi iç sorunlarımızı konuşmak kabilinden özümüzü yokluyoruz şu an. Bir iç sorunumuz olarak müslümanca edebiyat üretmenin, müslümanca sanat yapmanın neliğini, nasıllığını, sınırlarını sorguluyoruz. Yalnızca tekil bir örnekten, tek bir edebiyat havzasının ürünlerinden kalkarak “genelin” zaaflarına dikkat çekiyoruz. Zaten ne yazık ki bu aktarılan durum yalnızca bu dergiye mahsus bir zaaf da değil! Öyle olsa idi basit bir durum olabilirdi. Ancak dînî olana, vahye ve ilahi mesaja yaklaşımda yanlış bir usul ve çarpık bir anlayış ile karşı karşıyayız. İslami kimliği muğlaklaştıran, imgesel olan ile dinsel olanın ayrımını flulaştıran, bir edebi duruş ile yüz yüzeyiz. Bu bulanık atmosferde “namazı ve ibadetleri, hayatı ve ölümü Allah için kılmanın” imkânları bulunamıyor; edebiyat çalışmaları mücadeleden kaçmanın adı oluyor bir nevi… İslami mesajı bulandıran bu durumu ben "dini edebiyata alet etmek" olarak adlandırıyorum. Ağır bir ifade diyebilirsiniz lakin yerinde olduğunu da teslim etmeniz gerek. Yani İslami bir dava kaygısını çekmemek ama Kur’anî, kitabî ve dînî anlatıları bir imge deposu olarak kullanmak. Laik ideolojiye iman etmiş olanların dergilerinde çıksa taşa tutacağımız çarpık imgeler “bizim” sayfalarda yer buluyor. Böylesi bulanık bir alanda “Yusuf Kıssası” Kur’an’da anlatılan boyutunu yitiriyor. Yusuf adını anan; “ilahi aşk” diye adlandırılan heyuladan tutun da en süfli aşka kadar aşklar yelpazesini anlıyor ve bunu anlatıyor okuruna. Kur’an’ın iffete dair fıtri boyutu açıklayan, iradi ıslaha dönük, dönüştürücü bir unsur olarak mütemmim bir cüzü olan Yusuf Kıssası, şairin elinde oynanacak bir aşk imgesine dönüşüyor. Yusuf’un gömleğinin yırtılması pornografik yorumlara varacak bir tutku ifadesine hamlediliyor büyük bir kolaycılıkla. Musa tensel hazların imgeleri ile yan yana getiriliyor yahut Süleyman’a imtihan olarak verilen mülk, bir kadının “pelin düşmüş bal sızan dudakları” ile eşleştiriliyor imge düzeyinde… Elbette ki Kur’an bizim malımız değil! Ancak o Allah’ın kitabı, yol gösterici furkanı ve insanlığa hidayet rehberidir. Kur’an; okuyan herkesin ibret nazari ile hayat düsturları ve hikmetler çıkartabileceği ilahi bir yol gösterici ışıktır. Kur’an’ın bizzat kendisi herkesin onu okumasını ve üzerinde tefekkür etmesini emrediyor. Ne var ki yine aynı Kur’an kitaba yönelirken “Kovulmuş Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmamızı” da öğütlemekte. Demek ki Kur’an’a şair tutkuları, dünyevî ihtiraslar, ön yargılar, entelektüel zevkler, efsunlu tılsımlar, cifir hesapları, bilimsel peşin kabuller ve tüm diğer vesveselerden arınarak yönelmek gerek. Dini Hayatlaştırmak mı Hayatı Din Haline Getirmek mi? Liberal ideoloji ile hemhal olmuş bazıları tevhidî bir din algısını hayata giydirmeye çalışan müslümanları “her şeyi dinileştirmek” ile suçluyor(!)lar. Doğrudur bu hayata ve öte hayata dair her şeyi Allah için kılmaya çalışıyoruz. Edebiyatımızı, siyasetimizi, evliliğimizi Allah için ve Allah adına kılmaya uğraşıyoruz şu ifrit çağında. Peki tersinden düşünelim? 28 Şubatlara, Akabelere sabır gösteremeyenler, edebiyatı kaçış sığınağı belleyenler de; bırakınız “her şeyi Allah için kılmayı” tam tersinden git gide “dini bile hayatlaştırmıyorlar mı?” Gitgide yol gösterici ilahi mesaj bile bir imgeler torbasına dönüşmüyor mu? Dinin bir efsuna, tevhidin bir vecd haline, kıssaların birer bin bir gece masalına dönüştüğü gibi… İşte Kur’an’ın “vadilerde boş boş dolaşan şairlere ancak dalalete düşenlerin uyacağı” mesajı güncel hayat içerisinden tefsir olunuyor. Ya da şöyle söyleyelim: Bunca şair bolluğunda, bunca hakikat kıtlığı hayra alamet mi? Ne dersiniz? Abdullah Sayar abdullah_sayar@yahoo.com
|
|
|