|
Şehrin Barışçıl Seslerini
Duyan
Herkese Yardım Eden Kız: amélie
_
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
Süleyman CERAN

Başlangıç sekanslarını her
zaman önemsemişimdir. Filmlerin karakteri hakkındaki ip uçlarını, ne’liğini,
nasıl’lığını aslında hep bu kareler ele verir. Eğer bir Tarantino filmi
izliyorsanız, filmin adı da “Kill Bill” ise, karşınıza çıkan ilk
görüntülerde dağılmış suratlarla birlikte “İntikam en iyi soğuk servis
edilen bir yemektir.”(Revenge is a dish best served cold) cümlesi çıkıyorsa,
böylesi bir filmin, hayatın inceliklerine doğru yalın bir bakış fırlatan
mûnis bir çalışma olmasını beklemezsiniz. Halbuki, sizlerle paylaşmak
istediğimiz Amélie’yi izlemeye başladığınızda, karşınızda ilk önce,
yeşilliklerin arasında bir terasta rüzgârdan dolayı inip kalkan bir masa
örtüsü ve üzerinde de zarif bardakları görürsünüz. Sonra, parke döşeli bir
sokak karşılar sizi. Kaldırımın kenarından aşağı doğru şırıl şırıl sular
akmaktadır. Her yerde bahar izini bırakmıştır ve bir arı vızıldayarak sokak
boyunca ilerler. Fonda, film boyunca akordeon ağırlıklı bir müzik size eşlik
edecek ve asla yalnız bırakmayacaktır.
Daha filmimizin Cast’ı yayınlanmakta olmasına karşın incelik bombardımanına
tutulacaksınız dememiz yanlış olmaz. Kahramanımız Amélie Poulain’in (Andrey
Tautou), çocukluk görüntüleri bize dünyanın neresinde olursa olsun çocuk
psikolojisinin değişmeyeceğini anlamamızı sağlıyor. Öyleki, Amélie
parmaklarıyla tuhaf sesler çıkartıyor, yüzünü cama dayayıp dil çıkarıyor,
yaprakları üfleyerek ses çıkarmaya çalışıyor, şişe dibi gözlükler takıp
türlü şirinlikler yapıyor ve kendisiyle ilgili bir dolu ip ucunu
avuçlarımızın arasına, daha öykü başlamadan, ansızın bırakıveriyor.
Filmin en ilginç yanlarından biri, karakterlerin iç dünyalarına çabucak
girmemize izin veren sürprizlerle dolu olması. Her bir karakterin nelerden
hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını bize anlatan bir ses, elimiz ayağımız
oluyor böyle durumlarda. Duvar kağıtlarını yolmaktan, alet çantasını
düzeltmekten, parmaklarını kıtlatmaktan, boynuzlanan matadorları izlemekten,
plastik koruyucuların baloncuklarını patlatmaktan, içi sıvı dolu çanağın
zeminde bıraktığı sesi dinlemekten haz eden karakterleri gördüğümüz gibi,
ellerinin sıcak suda buruşmasından, sabah kalkınca çarşafın yüzünde iz
bırakmasından, oğlunun önünde aşağılanan babaları görmekten nefret eden
karakterleri de görüyoruz. En insani yönlerimize, zekanın sonsuz
kıvrımlarını kullanarak sokulan yönetmen, film boyunca bizi şaşırtmayı da
ihmal etmiyor.
Amélie’yi ilk izlediğimde(2001) sinema salonundan yüzümde hoş bir ifade ile
ayrıldığımı ve birkaç gün boyunca bu “hoş”lukla gezindiğimi hatırlıyorum.
İran Sineması’nın “irfani” dediği, küçük bir senaryodan hareketle yapılan
filmlerle bir benzerliği var Amélie’nin. Filme baktığımızda, bir garda dört
fotoğrafı 20 franga çeken bir fotoğraf kabini vardır ve burada
fotoğraflarını beğenmeyen insanların yırtıp attıkları fotoğrafları yeniden
birleştirerek koleksiyon yapan bir genç bulunmaktadır. Fotoğraf albümünün
içinde biri vardır ki, bir çok kez fotoğraflarını yırtıp atmış garip
biridir. Filmin birbirinin içine geçmiş konularından birini işte bu adamın
kim olduğu sorusudur.
Amélie Poulain’a gelince: Her gün bir incir ve üç fındık yiyen, küçük
şeylerin çekiciliğine karşı her zaman duyarlı olan, suda taş sektirmeyi bir
iş gibi aşkla yerine getiren ve sorulduğunda “sakinleşmek için suda taş
sektiririm” diyecek kadar önemseyen, sinemada karanlıkta etrafa bakıp
insanların yüzlerine bakmayı, kimsenin göremeyeceği detayları yakalamayı,
elini çekirdek çuvallarına daldırmayı seven ama eski amerikan filmlerindeki
yola bakmadan araba kullananlardan hoşlanmayan çizgi film kahramanı gibidir.
Kendi hayal dünyasında yaşar O. Lady Diana’nın ölüm haberini izlerken,
elinden düşen şişe kapağının çarptığı gizli bir yerde bulduğu kutuyu
sahibine ulaştırma çabası, karşılığında yaptığı iyiliği film boyunca
yaygınlaştırmaya yönelen bir bilince dönüşmesi, O’nun “sistematik iyilikler”
yapmaya başlamasına neden oluyor.
Film sırtını genç oyuncu Andrey Tautou’ya dayamakla birlikte, emekli olan
bir bilet zımbacısının evde, sıkıntıdan zakkumları zımbalayamaya başlaması,
bir kolu olmayan manav çırağının Hindibağlarını çok değerli bir şeymiş gibi
taşıyarak işini aşkla yaptığını göstermeye çalışması, oğlunun on beş yaşına
kadar diş macununu dahi hazırlayıp veren düşkün anne, başarısız bir yazar,
karşılıksız aşklar, “Kristal Adam” Dufayel’in her yıl aynı resmi yapması
gibi ayrıntılar filmi zenginleştiriyor. Bütün bu göstergeler yönetmen Jean-Pierre
Jeunet’in, diğer filmlerindeki gibi, detaylardaki farklılığının altını
ısrarla çiziyor.
Bu filmin hiç kötü bir tarafı yok mu? diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Her
şeyde olduğu gibi bir filme de neresinden bakarsanız orasını göreceksiniz
her zaman. Amélie’nin inceliklerini görmek isterseniz onu görürsünüz, ama
filmdeki ahlâk anlayışlarının farklılığından kaynaklanan göstergelere
takılırsanız filmin güzelliklerinden mahrum kalırsınız. Ben her zaman
bardağın dolu tarafına odaklananların, boş yanına bakanlara göre
susuzluklarını gidermede daha şanslı olduklarına inanmışımdır. Maksat
susuzluğu gidermekse tabii.
Trevor McKinney ile Amélie’yi buluşturan çizgi!
2000 yılında piyasaya giren, başrollerini Kevin Spacey ve geç oyuncu Haley
Joel Osment’in paylaştığı İyilik Yap İyilik Bul (Pay It Forward) adlı filmde
alkolik bir annenin oğlu olan Trevor McKinney, bir gün çok değer verdiği
öğretmenlerinden Bay Simonet ona ve sınıf arkadaşlarına bir ödev olarak,
"Dünyayı değiştirecek bir fikir bulun ve uygulayın" der. Bunun üzerine
Trevor, sıkı bir projeyle çıkagelir. Herkes birine koşulsuz iyilik yaparsa
ve iyilik gören de bunun karşılığında üç kişiye daha iyilik yaparsa,
genişleyen halkalar yoluyla dünyanın çok daha yaşanılası bir yer olacağını
fark eder ve projesini uygulamaya koyar ve O da “sistematik iyilikler”
yapmaya başlar.
Bu iki filmin iki kahramanı, şehrin barışçıl seslerini duyan herkese art
niyetsiz yardım eden kız Amélie ile, dünyayı değiştirecek en büyük projenin
iyilik yapmak olduğunu keşfeden Trevor, aynı noktada buluşuyorlar, yani, en
büyük erdem karşılıksız ve bilinçli bir şekilde iyilik yapmaktır. Bu
düşünceler üzerine kurulu bu filmler, ayrı bir çizginin ipuçlarını da
veriyorlar.
Hollywood, iyilik meleği mi olmaya karar verdi?
Cinselliğin, şiddetin ve sırıtkan amerikan propagandalarla dolu filmlerin
limitini doldurmaya başladığını gören Hollywood, son yıllarda yeni bir
stratejiye yöneldi: Hükümet projelerini sıkı bir şekilde eleştiren,
geçmişiyle yüzleşebilen (Son Samuray gibi), insani değerler üzerine kurulu
alternatif ama içten içe yine kendi propagandasını yapan çalışmalara
evrildiler. “Son Samuray” filminde, kahramanımız amerikan destekli Japon
Hükümetine karşılık samuraylarla birlikte olup çarpışıyor ama filmin sonunda
Japonya kralına amerikanvâri akıl vermeyi de ihmal etmiyor. Şunu
belirtmekten geri durmamak lazım: Hollywood’daki hiçbir proje abd’nin
stratejilerinden bağımsız olarak algılanmamalıdır.
Son söz olarak Avrupa sinemalarının Hollywood’a göre çok daha duyarlı
olduğunu, bunu, İran sineması’nın “irfan”ıyla harmanlamanın çok daha
sağlıklı sonuçlar ve yeni anlayışlar doğuracağını söylememiz gerekir.
Andrey Tautou
(09.08.1978 Beaumont Fransa
doğumlu)
Sinematografi: 1. La Vérité est un Vilain Défaut (1995) 2.
Coeur de Cible (1995) 3. Bébés Boum (1998) Elsa 4. Chaos Technique (1998)
Lisa 5. La Vieille Barrière (1998) 6. Instituto de Beleza Vênus (1999) Marie
7. Voyous Voyelles (1999) Anne-Sophie 8. Épouse-moi (2000) Marie-Ange 9. Le
Libertin (2000) Julie d'Holbach 10. Le Battement D'ailes du Papillon (2000)
Irène 11. O Fabuloso Destino de Amélie Poulain (Le Fabuleux Destin d'Amélie
Poulain, 2001) Amélie Poulain 12. Dieu est Grand, Je Suis Toute Petite
(2001) Michèle 13. À la Folie... Pas du Tout (2002) Angélique 14. L'Auberge
Espagnole (2002) Martine 15. Les Marins Perdus (2002) 16. Dirty Pretty
Things (2002) Senay
|