Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 10 Aralık'06-Ocak'07


 

KONUŞMALAR VE KONUŞMACILARDAN GERİYE KALANLAR

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _   Mehmet SACİT

 

 

Yurdumuzda kaldığımız yıllarda dinlediğimiz konuşmacıların sayısını tam olarak hatırlayamıyorum ama hem kişisel hayatımda hem de ülkenin siyasi, fikrî serüveninde iz bırakan konuşmacıları unutmak mümkün değil.
Doksanlı yılların başında Türkiye’de düşünce hayatı bu kadar kısır değildi. Üniversitelerde özellikle İslami çevreler çok yoğun bir okuma içindeydiler ve kendilerini aşmaya çalışan gençlerin varlığı her yerde kendini gösteriyordu. Gerek okullarda, gerek öğrenci evi ve yurtlarında bu düşünsel yoğunluk değişik şekillerde kendini gösteriyordu. Bugünü o yıllarla mukayese ettiğimizde ülke ve dünyadaki gelişmeleri, düşünce hareketlerini takip eden genç kuşakları görebilmek, o yıllarda yayımlanan kitapların kalite ve niceliklerini yakalayabilmek mümkün olamıyor.


İslami niyetlerle kurulan bütün öğrenci yurtlarında bu düşünsel yoğunluğun bir sonucu olarak yazar ve mütefekkir takımından, bazen de yakın durulan siyasi ekiplerden konuşmacılar getiriliyordu. Bugün öğrencilerin ve yurt idarecilerinin çok büyük bir kısmında maalesef böyle bir talep yok. Kapitalist amaçlar tamamen öğrencilerin ideallerini sarıp kuşatmış durumda. Hayatı ve hakikati kavrayacak bir talep üniversite öğrencilerinden artık yeterince gelmiyor.


Yurdumuza gelen konuşmacılardan biri de R. Tayyip Erdoğan’dı. O yıllarda kendisi Refah Partisi’nin İstanbul il başkanıydı. Yurdumuzun öğrenci ve idare olarak genel eğilimi o parti istikâmetinde olduğu için Erdoğan büyük bir teveccühle karşılanırdı. Parti yapılanmalarını İslami çerçevede görmeyen dostlar bu konuşmalara ilgi göstermez ya da konuşmalardan sonraki soru cevap bölümlerinde parti siyasetini sorgulamaya dönük sorularla Tayyip Erdoğan’ı sıkıştırmaya çalışırlardı.


Erdoğan o yıllarda oldukça genç idi, uzun boylu bir fiziğe sahipti. Giydiği pahalı elbiseler, yurda gelirken bindiği mercedes marka lüks makam aracı arkadaşlar arasında tartışma konusu oluyor, bu tercihlerin mustazaf kitlelerin umutlarını dillendirmeye çalışan bir hareketle bağdaşıp bağdaşmadığı tartışılıyordu. Refah Partisine gönülden bağlı arkadaşlar etrafında pervane olurlardı. Konuşmaları bir siyasetçinin seviyesine uygun olurdu. Gündemi yorumlamak ve siyasi projelerini açıklamak konuşmanın ana gündemini oluştururdu. O dönemde kendilerinin yer aldığı hareketin karakterine uygun olarak İslami söylemi oldukça öne çıkaran bir yaklaşımları vardı. Parti siyaseti İslami bir niteliğe sahip midir, tevhidin hakikatine uygun mudur, değil midir tartışmalarının yoğun olarak yapıldığı o yıllarda Tayyip Bey de doğal olarak bu tartışmalara taraftı. Kendi kimliğini, İslami ideallerini açıkça dillendiren iddialı bir duruşu vardı ve bahsettiğimiz arkadaşlarca yüce bir şahsiyet olarak tazim görürdü. İslami entelektüel seviyelerindeki yetersizlikleri, İslam anlayışlarındaki bulanıklıklarının tabii bir sonucu olarak Tayyip Erdoğan ve ona gönülden bağlı arkadaşların büyük çoğunluğu, her ne pahasına olursa olsun asla terk etmeyecekleri izlenimini verdikleri hareketlerinden koparak İslami ideallerini gölgeledikleri yapılanmalara yöneldiler.


Tayyip Erdoğan’ın yurda getirdiği havada yeni bir düşünce açılımı elbette olamıyordu, sadece niteliklerini takviye edememiş arkadaşların siyasi beklentilerini coşturma amaçlı konuşmalar cereyan ediyordu. Yaptıkları açılım, önerdikleri mücadele tarzları temelsizdi ve inandıklarında samimi oldukları dini düşüncelerine yeterince uyumlu olamıyordu. Bunun böyle olduğunu dostlarımızın o zamanki uyarılarından anlayamadılar, çünkü siyasetin rüzgârı onları derin okuma ve düşünme ameliyesinden uzak tutuyordu. Umut ve çözümlerini Tayyip Bey ve onun içinde yer aldığı hareketin liderine havale etmişlerdi. Bugün de aynı tavır maalesef ısrarla hem liderleri hem kendileri tarafından devam ettiriliyor.


Yurda birkaç defa gelen bir diğer konuşmacı da Resul Tosun idi. O zamanlar Yörünge dergisini çıkarıyordu. Kendisini o zaman gördüğüm ve tanıdığım kadarıyla beyefendi biri olarak görüyordum. Fazla iddialı konuşmalar yapmıyordu, naif bir yaklaşımı vardı. Tayyip Erdoğan’la aynı hareket içinde bulunuyordu, konuşmaları daha ziyade gündem üzerinde yoğunlaşıyordu. Yayıncılık faaliyetlerinin özünden bahsediyor, bunun içinde yer aldığı hareket için anlamını ortaya koymaya çalışıyordu. Bir yayıncı ve bir siyasetçi olarak yaptığı konuşmalarda entelektüel açılımlar olamıyordu.


Ersin Nazif Gürdoğan da yurt müdürümüzün her ne sebeple artık bilemiyorum ama sevdiği isimlerdendi. Müdürümüz tam manasıyla düşünsel duruşunu ayarlayabilmiş değildi kanaatimce. Çok okurdu, ancak Kur’an’la irtibatlandıramadığı bu okuma serüveni onun geleneğin sorunlu limanlarından özgür ufuklara yelken açmasını engelliyordu ve kendisi bizim o yöndeki tercihlerimizden rahatsız oluyordu. Okumaya değer vermesini her zaman takdir ettiğim müdürümüzün sadece onlar gibi düşünmediğimiz için bizim daha sonraki yıllarda yurtta kalmamızı engellemesini asla affedemiyorum. Bunu ayrılırken kendisine de söylemiş ve ahiretteki hesaplaşmaya dönük hakkımı saklı tuttuğumu ifade etmiştim. Okumayan, düşünmeyen, hiçbir hassasiyeti taşımayan insanların yurtta kalmasına izin verirken ben ve arkadaşlarımı yurtta istememişti.


Her neyse, Ersin Bey, müdürümüzün düşünce dünyasına yakın, geleneksel İslam yorumunu, tasavvufu temel alan bir inanışa sahipti. Onun konuşmalarından hiçbir fayda temin edemedim. Konuşma ve yazılarında ısrarla tam olarak neyi, hangi inanç ya da tercihi yansıttığını ortaya koymadığı ‘anadolu insanı’ tabirine gönderme yapardı. Hala da bu tanımlamasında ısrarını sürdürmektedir. Türkiye’nin ekonomik alanda büyük gelişme gösterdiğini anlatırdı. Biz de nereden bahsettiğini merak ederdik. Özal hayranlığı vardı. Bir türlü unutamadığım bir anlatımını aktarmadan geçemeyeceğim. Gelenekle modernlik mukayesesi yaparken tayy-i mekân yapan bir şeyhin yanında concorde uçaklarının herhangi bir değer ifade edemeyeceğini söylemişti. ‘Yuh yani!’ demekten -affınıza sığınarak- kendimi alamamıştım. Yıllar önce İmam Hatip’te okurken de bir hocam Kur’an’ın insanlığı, kalpleri aydınlatıcı özelliğini sınıfta yanan ampulleri kapatarak ‘Lambaya ne gerek var, Kur’an zaten aydınlatıyor!’ örneğiyle anlatmıştı. İşte bu seviyesiz, dinin özüyle hiçbir irtibatı olmayan, onu tamamen yanlış ve tersinden anlamanın sonucu olan yaklaşımlar bir kuşağı heyecanları içinde boğuverdi. İstek ve heyecanlar bu temelsiz değerlendirme ve inançlar yüzünden sağlıklı bir çizgiye ulaşamadı ve en nihayetinde bu sefil tablonun vücûda gelmesi kaçınılmaz oldu.


Gelenek ne, modernlik ne; ampul ne, Kur’an ne bilemeyen kafalardan hangi entelektüel derinlik, orijinal fikrî ve siyasi çıkarımlar beklenebilir? Beklemiyorduk zaten biz ya, bekleyenler neyi bile beklediklerinin tam olarak farkına varamadan türlü noktalara savruldular.


Yurdun, önceleri vakıf binasında, daha sonra da yeni yapılan yüksek lisans binasında Osman Öztürk haftalık sohbetler yapardı. Kendisi birçok şeyin farkındaydı ama çevresel etkilerden kurtulup da mesela tasavvuf konusunda tam bir tercihte bulunamıyordu. Yakın tarihle ilgili anılarını büyük bir merakla dinlerdik. Necip Fazıl üstadın kendini fazlasıyla beğenen kişiliğini ve onunla ilgili anılarını dinlemek bize büyük bir haz verirdi. Siyasetçilerle ilgili anıları da dinleyicilerce ilgiyle takip edilirdi ancak konuşmalarından orijinal sonuçlar çıkarabilme bahtiyarlığını maalesef yakalayamadık.


Daha sonraki yıllarda İlim Yayma yurdundaki çevreyi yarıp İslami kimliği Kur’an’la irtibatlandıran çevre ve kişilerle tanışıklık kurdukça çoğu konuşma ve konuşmacıların incir çekirdeğini bile dolduracak niteliğe sahip olmadığını daha iyi kavramıştık.


Berhevâ olan zamana mı acımalı yoksa büyük bir tecrübe kazanmanın hazzını mı yaşamalı ona da artık zaman karar verecek.