|
KONUŞMALAR
VE KONUŞMACILARDAN GERİYE KALANLAR
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
_ _ _ _ _ _ _ Mehmet
SACİT

Yurdumuzda kaldığımız
yıllarda dinlediğimiz konuşmacıların sayısını tam olarak hatırlayamıyorum
ama hem kişisel hayatımda hem de ülkenin siyasi, fikrî serüveninde iz
bırakan konuşmacıları unutmak mümkün değil.
Doksanlı yılların başında Türkiye’de düşünce hayatı bu kadar kısır değildi.
Üniversitelerde özellikle İslami çevreler çok yoğun bir okuma içindeydiler
ve kendilerini aşmaya çalışan gençlerin varlığı her yerde kendini
gösteriyordu. Gerek okullarda, gerek öğrenci evi ve yurtlarında bu düşünsel
yoğunluk değişik şekillerde kendini gösteriyordu. Bugünü o yıllarla mukayese
ettiğimizde ülke ve dünyadaki gelişmeleri, düşünce hareketlerini takip eden
genç kuşakları görebilmek, o yıllarda yayımlanan kitapların kalite ve
niceliklerini yakalayabilmek mümkün olamıyor.
İslami niyetlerle kurulan bütün öğrenci yurtlarında bu düşünsel yoğunluğun
bir sonucu olarak yazar ve mütefekkir takımından, bazen de yakın durulan
siyasi ekiplerden konuşmacılar getiriliyordu. Bugün öğrencilerin ve yurt
idarecilerinin çok büyük bir kısmında maalesef böyle bir talep yok.
Kapitalist amaçlar tamamen öğrencilerin ideallerini sarıp kuşatmış durumda.
Hayatı ve hakikati kavrayacak bir talep üniversite öğrencilerinden artık
yeterince gelmiyor.
Yurdumuza
gelen konuşmacılardan biri de R. Tayyip Erdoğan’dı. O yıllarda kendisi Refah
Partisi’nin İstanbul il başkanıydı. Yurdumuzun öğrenci ve idare olarak genel
eğilimi o parti istikâmetinde olduğu için Erdoğan büyük bir teveccühle
karşılanırdı. Parti yapılanmalarını İslami çerçevede görmeyen dostlar bu
konuşmalara ilgi göstermez ya da konuşmalardan sonraki soru cevap
bölümlerinde parti siyasetini sorgulamaya dönük sorularla Tayyip Erdoğan’ı
sıkıştırmaya çalışırlardı.
Erdoğan o yıllarda oldukça genç idi, uzun boylu bir fiziğe sahipti. Giydiği
pahalı elbiseler, yurda gelirken bindiği mercedes marka lüks makam aracı
arkadaşlar arasında tartışma konusu oluyor, bu tercihlerin mustazaf
kitlelerin umutlarını dillendirmeye çalışan bir hareketle bağdaşıp
bağdaşmadığı tartışılıyordu. Refah Partisine gönülden bağlı arkadaşlar
etrafında pervane olurlardı. Konuşmaları bir siyasetçinin seviyesine uygun
olurdu. Gündemi yorumlamak ve siyasi projelerini açıklamak konuşmanın ana
gündemini oluştururdu. O dönemde kendilerinin yer aldığı hareketin
karakterine uygun olarak İslami söylemi oldukça öne çıkaran bir yaklaşımları
vardı. Parti siyaseti İslami bir niteliğe sahip midir, tevhidin hakikatine
uygun mudur, değil midir tartışmalarının yoğun olarak yapıldığı o yıllarda
Tayyip Bey de doğal olarak bu tartışmalara taraftı. Kendi kimliğini, İslami
ideallerini açıkça dillendiren iddialı bir duruşu vardı ve bahsettiğimiz
arkadaşlarca yüce bir şahsiyet olarak tazim görürdü. İslami entelektüel
seviyelerindeki yetersizlikleri, İslam anlayışlarındaki bulanıklıklarının
tabii bir sonucu olarak Tayyip Erdoğan ve ona gönülden bağlı arkadaşların
büyük çoğunluğu, her ne pahasına olursa olsun asla terk etmeyecekleri
izlenimini verdikleri hareketlerinden koparak İslami ideallerini
gölgeledikleri yapılanmalara yöneldiler.
Tayyip Erdoğan’ın yurda getirdiği havada yeni bir düşünce açılımı elbette
olamıyordu, sadece niteliklerini takviye edememiş arkadaşların siyasi
beklentilerini coşturma amaçlı konuşmalar cereyan ediyordu. Yaptıkları
açılım, önerdikleri mücadele tarzları temelsizdi ve inandıklarında samimi
oldukları dini düşüncelerine yeterince uyumlu olamıyordu. Bunun böyle
olduğunu dostlarımızın o zamanki uyarılarından anlayamadılar, çünkü
siyasetin rüzgârı onları derin okuma ve düşünme ameliyesinden uzak
tutuyordu. Umut ve çözümlerini Tayyip Bey ve onun içinde yer aldığı
hareketin liderine havale etmişlerdi. Bugün de aynı tavır maalesef ısrarla
hem liderleri hem kendileri tarafından devam ettiriliyor.
Yurda
birkaç defa gelen bir diğer konuşmacı da Resul Tosun idi. O zamanlar Yörünge
dergisini çıkarıyordu. Kendisini o zaman gördüğüm ve tanıdığım kadarıyla
beyefendi biri olarak görüyordum. Fazla iddialı konuşmalar yapmıyordu, naif
bir yaklaşımı vardı. Tayyip Erdoğan’la aynı hareket içinde bulunuyordu,
konuşmaları daha ziyade gündem üzerinde yoğunlaşıyordu. Yayıncılık
faaliyetlerinin özünden bahsediyor, bunun içinde yer aldığı hareket için
anlamını ortaya koymaya çalışıyordu. Bir yayıncı ve bir siyasetçi olarak
yaptığı konuşmalarda entelektüel açılımlar olamıyordu.
Ersin Nazif Gürdoğan da yurt müdürümüzün her ne sebeple artık bilemiyorum
ama sevdiği isimlerdendi. Müdürümüz tam manasıyla düşünsel duruşunu
ayarlayabilmiş değildi kanaatimce. Çok okurdu, ancak Kur’an’la
irtibatlandıramadığı bu okuma serüveni onun geleneğin sorunlu limanlarından
özgür ufuklara yelken açmasını engelliyordu ve kendisi bizim o yöndeki
tercihlerimizden rahatsız oluyordu. Okumaya değer vermesini her zaman takdir
ettiğim müdürümüzün sadece onlar gibi düşünmediğimiz için bizim daha sonraki
yıllarda yurtta kalmamızı engellemesini asla affedemiyorum. Bunu ayrılırken
kendisine de söylemiş ve ahiretteki hesaplaşmaya dönük hakkımı saklı
tuttuğumu ifade etmiştim. Okumayan, düşünmeyen, hiçbir hassasiyeti taşımayan
insanların yurtta kalmasına izin verirken ben ve arkadaşlarımı yurtta
istememişti.
Her
neyse, Ersin Bey, müdürümüzün düşünce dünyasına yakın, geleneksel İslam
yorumunu, tasavvufu temel alan bir inanışa sahipti. Onun konuşmalarından
hiçbir fayda temin edemedim. Konuşma ve yazılarında ısrarla tam olarak neyi,
hangi inanç ya da tercihi yansıttığını ortaya koymadığı ‘anadolu insanı’
tabirine gönderme yapardı. Hala da bu tanımlamasında ısrarını
sürdürmektedir. Türkiye’nin ekonomik alanda büyük gelişme gösterdiğini
anlatırdı. Biz de nereden bahsettiğini merak ederdik. Özal hayranlığı vardı.
Bir türlü unutamadığım bir anlatımını aktarmadan geçemeyeceğim. Gelenekle
modernlik mukayesesi yaparken tayy-i mekân yapan bir şeyhin yanında concorde
uçaklarının herhangi bir değer ifade edemeyeceğini söylemişti. ‘Yuh yani!’
demekten -affınıza sığınarak- kendimi alamamıştım. Yıllar önce İmam Hatip’te
okurken de bir hocam Kur’an’ın insanlığı, kalpleri aydınlatıcı özelliğini
sınıfta yanan ampulleri kapatarak ‘Lambaya ne gerek var, Kur’an zaten
aydınlatıyor!’ örneğiyle anlatmıştı. İşte bu seviyesiz, dinin özüyle hiçbir
irtibatı olmayan, onu tamamen yanlış ve tersinden anlamanın sonucu olan
yaklaşımlar bir kuşağı heyecanları içinde boğuverdi. İstek ve heyecanlar bu
temelsiz değerlendirme ve inançlar yüzünden sağlıklı bir çizgiye ulaşamadı
ve en nihayetinde bu sefil tablonun vücûda gelmesi kaçınılmaz oldu.
Gelenek ne, modernlik ne; ampul ne, Kur’an ne bilemeyen kafalardan hangi
entelektüel derinlik, orijinal fikrî ve siyasi çıkarımlar beklenebilir?
Beklemiyorduk zaten biz ya, bekleyenler neyi bile beklediklerinin tam olarak
farkına varamadan türlü noktalara savruldular.
Yurdun, önceleri vakıf binasında, daha sonra da yeni yapılan yüksek lisans
binasında Osman Öztürk haftalık sohbetler yapardı. Kendisi birçok şeyin
farkındaydı ama çevresel etkilerden kurtulup da mesela tasavvuf konusunda
tam bir tercihte bulunamıyordu. Yakın tarihle ilgili anılarını büyük bir
merakla dinlerdik. Necip Fazıl üstadın kendini fazlasıyla beğenen kişiliğini
ve onunla ilgili anılarını dinlemek bize büyük bir haz verirdi.
Siyasetçilerle ilgili anıları da dinleyicilerce ilgiyle takip edilirdi ancak
konuşmalarından orijinal sonuçlar çıkarabilme bahtiyarlığını maalesef
yakalayamadık.
Daha sonraki yıllarda İlim Yayma yurdundaki çevreyi yarıp İslami kimliği
Kur’an’la irtibatlandıran çevre ve kişilerle tanışıklık kurdukça çoğu
konuşma ve konuşmacıların incir çekirdeğini bile dolduracak niteliğe sahip
olmadığını daha iyi kavramıştık.
Berhevâ olan zamana mı acımalı yoksa büyük bir tecrübe kazanmanın hazzını mı
yaşamalı ona da artık zaman karar verecek.
|