|
NE
ÖLÜYORSUN NE BÜYÜYORSUN
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ Dilek
DİNÇER

Adımımı ne geri ne ileri atabildiğim çelişkilerim var geçmişten… Keder
içinde başımı gömdüğüm ve yüzümü sakladığım zamanlara karşı bir de cesaretim
var aslında. Bir de o başımda dönen toyluk zamanların sabırsızlığı…
Yaz ayında bir çiçek
ekmişti annem… Adını bilmiyorum bu çiçeğin… Ben zaten çiçek isimlerini pek
bilmem… Bu bilmemişliğim mazeretimdendir. Kurak topraklarda doğup büyümüşüm…
Arpa ve buğdaydı bizim oraların ekini. Şimdi de bir şairin beton şehir
dediği bir kentteyim… Yani mazeretliyim. Betonlara bakıyorum,
betonlaştırmadan duygularımı… Esen bir meltemle gelen hoş kokunun hangi
çiçeğe ait olduğunu bilen ve çiçeğe dair hissettiklerini şairane bir dille
anlatan yazarlara hep gıpta etmişimdir. Erik, ayva ve şeftali ağaçları bir
romanın satırları arasında geçer ve gözümde nasıl da tatlılaşır o ağaçlar ve
içime bir heves gelip oturur. Yazarımız doğayı öyle güzel anlatır ki
çiçeklerin kokusunu duyacak gibi oluruz.
Bizim ancak pencere, balkon kenarlarında görebileceğimiz çiçeklerimiz var.
Benim öyle şu günlerde… Hayatımız apartman daireleri arasında sıkışıp
kaldığına göre soluk aldığımız yer dairemiz. Yani oksijen. Evet oksijen
deposu diyebileceğimiz küçük boylu çiçeklerimiz.
Odamın pencere kenarındaki çiçek ekildiği günden beri en ufak bir kıpırtı,
bir hareket göstermiyordu. Toprağı kurudukça veya aklıma geldikçe çiçeği
suluyor ve ondan biraz hareket bekliyordum.
Ama heyhat! Ne fayda! Günlerce, haftalarca aynı kararlı duruşuyla dediğinden
sapmıyordu! Çiçeğe söylenmeye başlamıştım. “Ne ölüyorsun, ne büyüyorsun!”
diye hayıflanıyor “Ne olacak senin bu halin?” diye kızıyordum. Sanki Araf’ta
kalmış gibi… Cennet ve Cehennem arasında bir yer diyorlar Araf’a. İki arada
kalmaya, yani kararsızlığa da öyle galiba…
Bir insanın Araf’tayım dediği zamanlar olmuş mudur? Ne yapacağını bilemediği
sisli günleri diyorum. Adımlarını emin atamayıp, görüş alanının puslandığı
anlarda deliye dönen gözlerin… Sanki cennet ve cehennem arasında kalmış gibi
dehşet içinde oradan oraya koşuşturduğun bir zaman gibi. “Ne ölüyorsun, ne
büyüyorsun” demiştim adını bilmediğim üç yapraklı çiçeğe. Artık bir
gelişmenin olmasını istiyordum. Sonuç ne olursa olsun. İnsanı çıldırtan şey
sevinç ve üzüntü arasında beklemek. Araf’ta kaldın çiçek. Suysa su, güneşse
güneş… Daha ne? Büyü işte!
Çiçeğin kıpırtısız duruşu beni öyle şaşırtıyordu ki… Sanki bir dilemma
içinde kıvranıyor. Neydi içinde sakladığı bu sır? Sanki yediğini içtiğini
başına kakar gibi kızıyordum ona. Serpilmiş o gül kurusu rengindeki
çiçeğimin yanında pek zavallı görünüyordu. O muhteşem çiçek en azından
bakımını inkar etmiyor, güneşin keyfini sürüyor ve açan çiçekleriyle, o
güzelim yapraklarıyla beni memnun ediyordu. Ve beni gittikçe daha da
etkiliyordu. Çünkü gün geçtikçe açan yaprakları pencere kenarına sığmamaya
başlamıştı. Araf’ta kalmış çiçek ise muammalı duruşunu koruyordu.
Neden tıkandın çiçek?
Biz de böyle bazen tıkanıp, kilitlenip kalıyor muyuz? Yapmak istediklerimizi
plânlarken bir türlü faaliyete geçiremediğimiz hayallerin feri mi sönüyor?
Çünkü hayaller yoruluyor. İkilemin o zehirli duygusu nasıl da akıyor insanın
içine… Bütün bütün dağılıyor sonra bedenine… Önce beynin uyuşuyor, sonra
bedenin… Belki de bir gün ruhun… Boşluğun içine doğru yuvarlanmaya
başlıyorsun. Duyguların ve hayallerin sana ihanet etti. İkisi de seni yarı
yolda bıraktı. Duygularının sana söylediklerini yapamadın. Hayallerin de
belki çok uzağa düştü. İşte sen! Araf’tasın!
Sevmiyorum bu muammalı duruşları… İnsanı bir yere götürmüyor. Yaşamın
ilerleyen, gelişen olaylarına karşı insanı yalnız bırakıyor. Bu düşüncemden
sonra utanıyorum. Rasülullah’ın Hira mağarasına çekilişi geliyor aklıma.
Hira’da olgunlaşıyordu Peygamberimiz… Bir bekleyiş ve duruş sarmıştı
bedenini.
Beklemek… Sabır işiydi. Hira mağarası yüksek, karanlık ve soğuk bir yerdi
belki de… Yalnızlığın ve sessizliğin kaynaştığı bir ortamda alemlere rahmet
olarak gönderilecek olan Muhammed, bir tohum gibi filizlenmeyi bekliyordu.
Biz de aslında düşmüyor muyuz bir tohum gibi toprağa? Sıkıntılar, soğuk kar
örtüsü gibi üstümüzü kapladığı zamanlarda oluşuyor. O sabırsız bekleyiş
başımıza musallat olduğunda olgunluktan uzak hafif hareketlerin içinde
buluveriyoruz kendimizi. Aslında bilmiyoruz ki zamanı gelmeden başımızı
uzatırsak dondurucu soğuğa yakalanacağız!
Belli basamaklardan geçmeden hemen bir yerlere geleceğimizi sanıyoruz. Ya da
attığımız adımları yeterli görüyoruz. Merdiven çıkmayı sevmiyoruz belki de…
Ya asansör kapalıysa veya çalışmıyorsa ne yapacağız? Merdiven çıkmak yorucu
bir iş olduğundan asansör kapısı önünde “Bu asansör niye kapalı?” deyip
söylenirken millet çoktan ikinci, üçüncü kata ulaşmıştır. Aslında bilmiyoruz
işte… Her basamağın ayrı bir özelliği olduğunu. Başlangıç, bekleme,
olgunlaşma, büyüme, gelişme gibi bir çok aşamayı geçmek gerektiğini… Asansör
gibi ani çıkışlar yapanların ne hale geldiğini ve çabucak unutulduğunu
görüyoruz her gün, her yerde.
Çok dik başlı, inat bir yakınımız olsun. Mesela yani… Onu düşünmeden
yargılayabiliriz. Kendimizce bir sürü haklı sebebimiz vardır. Onun bu
gururlu, kibirli tavırlarına öyle öfkeleniriz ki bir çırpıda siler atarız
hayatımızdan onu. Ama samimi bir dille ve anlayışla yaklaşsak belki onun da
bize anlatacağı çok şey vardır. Tıpkı üç yapraklı çiçeğimin bize
anlattıkları gibi… Annem çiçeğin toprağına bir göz atmış ve bir çırpıda
anlamış sorunun nereden kaynaklandığını. Ben onun dik başıyla ilgilenirken
meğer o içinde biriktiriyormuş o küçük fidelerini. İçine içine doğru
büyüyormuş. Bunu nasıl başarıyordu bilmiyorum ama sessizce içinde
büyütüyordu sakladıklarını. Bana küsmüş müydü acaba? Bir de söylerler ya
çiçeklerin küstüğünü. Onlara sevgiyle yaklaşacaksın. Konuşacaksın onlarla
gibi.
Şimdi konuşuyorum çiçeğimle. Özür diliyorum ondan. Sularken onu, sevgimi de
akıtmayı ihmal etmiyorum. Topraktan o minik fideler fışkırmaya devam ediyor.
Ve bana çok şey anlatıyor sessizce. Umudu öğretiyor bana. Beklemeyi… Ve
sabrı.
“Ne ölüyorsun, ne büyüyorsun!” demiştim sana. Belki de aynı manaya gelen “Ne
ölüyorsun, ne kuruyorsun!” demiştim öfkemden. Şimdi sen “büyüyorsun”,
büyüyorum ben de…
|