Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 10 Aralık'06-Ocak'07


 

NE ÖLÜYORSUN NE BÜYÜYORSUN

 _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ Dilek DİNÇER

 


Adımımı ne geri ne ileri atabildiğim çelişkilerim var geçmişten… Keder içinde başımı gömdüğüm ve yüzümü sakladığım zamanlara karşı bir de cesaretim var aslında. Bir de o başımda dönen toyluk zamanların sabırsızlığı…
 

Yaz ayında bir çiçek ekmişti annem… Adını bilmiyorum bu çiçeğin… Ben zaten çiçek isimlerini pek bilmem… Bu bilmemişliğim mazeretimdendir. Kurak topraklarda doğup büyümüşüm… Arpa ve buğdaydı bizim oraların ekini. Şimdi de bir şairin beton şehir dediği bir kentteyim… Yani mazeretliyim. Betonlara bakıyorum, betonlaştırmadan duygularımı… Esen bir meltemle gelen hoş kokunun hangi çiçeğe ait olduğunu bilen ve çiçeğe dair hissettiklerini şairane bir dille anlatan yazarlara hep gıpta etmişimdir. Erik, ayva ve şeftali ağaçları bir romanın satırları arasında geçer ve gözümde nasıl da tatlılaşır o ağaçlar ve içime bir heves gelip oturur. Yazarımız doğayı öyle güzel anlatır ki çiçeklerin kokusunu duyacak gibi oluruz.


Bizim ancak pencere, balkon kenarlarında görebileceğimiz çiçeklerimiz var. Benim öyle şu günlerde… Hayatımız apartman daireleri arasında sıkışıp kaldığına göre soluk aldığımız yer dairemiz. Yani oksijen. Evet oksijen deposu diyebileceğimiz küçük boylu çiçeklerimiz.


Odamın pencere kenarındaki çiçek ekildiği günden beri en ufak bir kıpırtı, bir hareket göstermiyordu. Toprağı kurudukça veya aklıma geldikçe çiçeği suluyor ve ondan biraz hareket bekliyordum.


Ama heyhat! Ne fayda! Günlerce, haftalarca aynı kararlı duruşuyla dediğinden sapmıyordu! Çiçeğe söylenmeye başlamıştım. “Ne ölüyorsun, ne büyüyorsun!” diye hayıflanıyor “Ne olacak senin bu halin?” diye kızıyordum. Sanki Araf’ta kalmış gibi… Cennet ve Cehennem arasında bir yer diyorlar Araf’a. İki arada kalmaya, yani kararsızlığa da öyle galiba…


Bir insanın Araf’tayım dediği zamanlar olmuş mudur? Ne yapacağını bilemediği sisli günleri diyorum. Adımlarını emin atamayıp, görüş alanının puslandığı anlarda deliye dönen gözlerin… Sanki cennet ve cehennem arasında kalmış gibi dehşet içinde oradan oraya koşuşturduğun bir zaman gibi. “Ne ölüyorsun, ne büyüyorsun” demiştim adını bilmediğim üç yapraklı çiçeğe. Artık bir gelişmenin olmasını istiyordum. Sonuç ne olursa olsun. İnsanı çıldırtan şey sevinç ve üzüntü arasında beklemek. Araf’ta kaldın çiçek. Suysa su, güneşse güneş… Daha ne? Büyü işte!


Çiçeğin kıpırtısız duruşu beni öyle şaşırtıyordu ki… Sanki bir dilemma içinde kıvranıyor. Neydi içinde sakladığı bu sır? Sanki yediğini içtiğini başına kakar gibi kızıyordum ona. Serpilmiş o gül kurusu rengindeki çiçeğimin yanında pek zavallı görünüyordu. O muhteşem çiçek en azından bakımını inkar etmiyor, güneşin keyfini sürüyor ve açan çiçekleriyle, o güzelim yapraklarıyla beni memnun ediyordu. Ve beni gittikçe daha da etkiliyordu. Çünkü gün geçtikçe açan yaprakları pencere kenarına sığmamaya başlamıştı. Araf’ta kalmış çiçek ise muammalı duruşunu koruyordu.


Neden tıkandın çiçek?


Biz de böyle bazen tıkanıp, kilitlenip kalıyor muyuz? Yapmak istediklerimizi plânlarken bir türlü faaliyete geçiremediğimiz hayallerin feri mi sönüyor? Çünkü hayaller yoruluyor. İkilemin o zehirli duygusu nasıl da akıyor insanın içine… Bütün bütün dağılıyor sonra bedenine… Önce beynin uyuşuyor, sonra bedenin… Belki de bir gün ruhun… Boşluğun içine doğru yuvarlanmaya başlıyorsun. Duyguların ve hayallerin sana ihanet etti. İkisi de seni yarı yolda bıraktı. Duygularının sana söylediklerini yapamadın. Hayallerin de belki çok uzağa düştü. İşte sen! Araf’tasın!


Sevmiyorum bu muammalı duruşları… İnsanı bir yere götürmüyor. Yaşamın ilerleyen, gelişen olaylarına karşı insanı yalnız bırakıyor. Bu düşüncemden sonra utanıyorum. Rasülullah’ın Hira mağarasına çekilişi geliyor aklıma. Hira’da olgunlaşıyordu Peygamberimiz… Bir bekleyiş ve duruş sarmıştı bedenini.


Beklemek… Sabır işiydi. Hira mağarası yüksek, karanlık ve soğuk bir yerdi belki de… Yalnızlığın ve sessizliğin kaynaştığı bir ortamda alemlere rahmet olarak gönderilecek olan Muhammed, bir tohum gibi filizlenmeyi bekliyordu.


Biz de aslında düşmüyor muyuz bir tohum gibi toprağa? Sıkıntılar, soğuk kar örtüsü gibi üstümüzü kapladığı zamanlarda oluşuyor. O sabırsız bekleyiş başımıza musallat olduğunda olgunluktan uzak hafif hareketlerin içinde buluveriyoruz kendimizi. Aslında bilmiyoruz ki zamanı gelmeden başımızı uzatırsak dondurucu soğuğa yakalanacağız!


Belli basamaklardan geçmeden hemen bir yerlere geleceğimizi sanıyoruz. Ya da attığımız adımları yeterli görüyoruz. Merdiven çıkmayı sevmiyoruz belki de… Ya asansör kapalıysa veya çalışmıyorsa ne yapacağız? Merdiven çıkmak yorucu bir iş olduğundan asansör kapısı önünde “Bu asansör niye kapalı?” deyip söylenirken millet çoktan ikinci, üçüncü kata ulaşmıştır. Aslında bilmiyoruz işte… Her basamağın ayrı bir özelliği olduğunu. Başlangıç, bekleme, olgunlaşma, büyüme, gelişme gibi bir çok aşamayı geçmek gerektiğini… Asansör gibi ani çıkışlar yapanların ne hale geldiğini ve çabucak unutulduğunu görüyoruz her gün, her yerde.


Çok dik başlı, inat bir yakınımız olsun. Mesela yani… Onu düşünmeden yargılayabiliriz. Kendimizce bir sürü haklı sebebimiz vardır. Onun bu gururlu, kibirli tavırlarına öyle öfkeleniriz ki bir çırpıda siler atarız hayatımızdan onu. Ama samimi bir dille ve anlayışla yaklaşsak belki onun da bize anlatacağı çok şey vardır. Tıpkı üç yapraklı çiçeğimin bize anlattıkları gibi… Annem çiçeğin toprağına bir göz atmış ve bir çırpıda anlamış sorunun nereden kaynaklandığını. Ben onun dik başıyla ilgilenirken meğer o içinde biriktiriyormuş o küçük fidelerini. İçine içine doğru büyüyormuş. Bunu nasıl başarıyordu bilmiyorum ama sessizce içinde büyütüyordu sakladıklarını. Bana küsmüş müydü acaba? Bir de söylerler ya çiçeklerin küstüğünü. Onlara sevgiyle yaklaşacaksın. Konuşacaksın onlarla gibi.


Şimdi konuşuyorum çiçeğimle. Özür diliyorum ondan. Sularken onu, sevgimi de akıtmayı ihmal etmiyorum. Topraktan o minik fideler fışkırmaya devam ediyor. Ve bana çok şey anlatıyor sessizce. Umudu öğretiyor bana. Beklemeyi… Ve sabrı.


“Ne ölüyorsun, ne büyüyorsun!” demiştim sana. Belki de aynı manaya gelen “Ne ölüyorsun, ne kuruyorsun!” demiştim öfkemden. Şimdi sen “büyüyorsun”, büyüyorum ben de…