|
Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 10 Aralık'06-Ocak'07 |
|
TOPLUMSAL DEĞİŞME VE AHLAKİ ÇÖZÜLME _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ __ _ _ _ Cemil ARSLAN
Toplumsal değişme; “Toplumun kültürel, ekonomik, teknolojik ve siyasal yapısının bir yönüyle ya da tümüyle değişmeye uğramasıdır,” şeklinde tanımlanabilir. Genellikle kültürel değişme ile sosyal değişme aynı anlamda kullanıldığı için toplumsal değişmeye “sosyo-kültürel değişme” de denilir.
Modernleşme, az
gelişmişlik, moda ve yabancılaşma olgusu, toplumumuzun geniş bir kesimi
tarafından benimsenme de mutlu azınlık tarafından bir “yaşam felsefesi”,
“toplumsal değer” ve “referans” olarak kabul edilmiştir. Bu mutlu ve
seçkin(!) azınlık; genellikle sosyal meselelere duyarsız, sadece kendi
menfaati için çaba gösteren, açlık, yoksulluk ve çeşitli problemler
içerisinde yaşayan bireylere karşı asla acıma ve yardım etme duygusu
taşımayan zavallı, ruhsuz, gaddar ve günahkâr bir topluluktan başkası
değildir.
Modernleşme, “Az gelişmiş
ülkelerin ekonomik, toplumsal ve siyasal bakımdan gelişmiş olan toplumlara
yetişme çabalarıdır.” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım, gerçekten
aldatıcı, nakıs, spekülatif, tuzağa düşürücü ve hayal mahsulüdür. Zira
modernleşme kavramı, ekonomik açıdan gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkeleri
sömürmek ve aşağılamak için bir araç olarak ivedilikle adeta bir “eşantiyon”
gibi sunulmuştur. Tarihin çeşitli dönemlerinde modernleşme süreci bahane
edilerek yoksul ülkelerin yeraltı ve yer üstü zenginlikleri fütursuzca ve
pervasızca talan edildi.
“Modernizme karşı koyan
geleneksel ahlak, vahye dayalı toplumcu bir ekonomik düzenin ahlakıdır.
Hâlbuki yeni ahlakın (modern) kendisinden hareket ettiği ekonomik düzenin
temelleri çıkar, pozitivist düşünce ve ihtiyaca kadar kullanımı gözetmeyen
üretime, suni ihtiyaçlar doğuran tüketime, gösterişe ve bireyciliğe
dayalıdır. Ahlaklı bir ekonominin hâkim olduğu sınıfsız bir toplumun ahlakî
davranışları ile çıkarcı ve sömürücü ekonominin sınıflı toplumundaki ahlakî
davranışlar arasında uzaktan yakından ilgi yoktur.” (1)
Batılı paradigmanın
ürettiği, adeta bir “promosyon” gibi takdim ettiği ve sistematik bir şekilde
cebren dayattığı modernizm; tarihsel süreç içerisinde gayri insani, din ve
ahlak prensiplerine aykırı bir yapılanmanın dışında insanlık adına ciddi
çözümler üretememiş; hep “öteki”ni dışlayan, kendisine yakın olanı koruyan
ve kollayan, diğerlerinin kutsal değerlerini yok sayan, kutsallarına
küfreden, emperyalist, materyalist, pragmatik, baskıcı, jakoben, otoriter ve
totaliter bir sistemi karşımıza çıkarmıştır.
“Sömürgeciliğe peşinen
taraftar olan Batılı Sosyoloji çok iyi bilmelidir ki şayet Doğu, gerçek
kişiliğinden yoksun kalacak şekilde kendi geçmişinden koparılırsa ve
kültürel kimliğinden mahrum bırakılırsa artık sömürgeciliğin güçlerine
mukavemet etmekte yeterli olamayacaktır. Gerçekte Doğu, kendi gerçek
kişiliğini yitirmiştir ve Batıyı köle sadakati ile taklit eder hale
gelmiştir. Batı hayranlığı Doğulu kişilerin öyle büyük bir parçası olmuş ki,
Batı ona etki etmek için artık daha fazla baskı, plan veya hile yapmaya
gerek duymamaktadır. Bu yüzden kimliğini kaybetmekle Doğu, kendisini başka
kişilikle ilgilendirmek zorunda hissetmiştir. Bu yeni kişilik, Doğu’nun
izlemesi için model haline gelen Batı’dır. Batı’nın yaptığı şeyi tüketmek,
Doğu’yu gerçek kimliğinden tecrit eden şeydir.” (2)
Böyle bir ahlaki, siyasi,
kültürel veya sosyal yapılanma içerisinde ciddi manada ve geniş çapta
toplumsal çürümenin, kokuşmanın, yozlaşmanın yahut çözülmenin olması,
insanların kimlik ve kişiliklerini izole etmeleri, insani ve İslami
değerlerin geri plana itilmesi asla önlenemez, önlenmesi de mümkün değildir.
Bilim, sanat ve teknoloji
alanlarındaki yenilikler de toplumsal değişmeye yahut ahlaki çözülmeye neden
olan önemli bir faktördür. Özellikle kitle iletişim araçları günümüz
toplumlarında bireyler, gruplar ve toplumlar arasındaki etkileşimi/iletişimi
sağlamakta ve bu örgüyü büyük ölçüde manipüle etmektedir. Bu araçlar, aynı
zamanda toplumsal erozyonun veya bozulmanın ortaya çıkmasında ve yaygın hale
gelmesinde belirleyici rol oynamıştır. Bazen hayatı son derece kolaylaştıran
teknolojik faktörler, birçok yerde bireyleri menfi davranışlara, sapkın
alışkanlıklara ve psikolojik bunalımlara kanalize etmiştir.
Kitle iletişiminin, küresel
kuşatmanın veya batı kapitalizminin acımasız ve olumsuz etkisiyle bilhassa
ekonomik yönden az gelişmiş–üçüncü dünya ülkeleri olarak nitelendirilen
ülkelerde son yıllarda büyük ölçekte toplumsal çözülmeler ve kültürel
yozlaşmalar sıklıkla yaşanır olmuştur. Toplumlar kendi kültürel değerlerine
yabancılaşmış, cehaletin de etkisiyle misyonerlik faaliyetleri daha da
yaygınlaşmış, İslam dininin temel prensipleri bazı insan müsveddeleri
tarafından referans olmaktan çıkartılmış, bireyler ve toplumlar arasındaki
sosyal bağlar/insani duygular iyice zayıflamış, toplumsal değerler sekteye
uğramış, menfaat ve materyal ilişkileri ön plana çıkmıştır.
Bize düşen görev;
sanayileşme, kentleşme, coğrafi hareketlilik, toplumsal değişme ve
teknolojik gelişmelerin süratle yaşandığı ve bütün toplumları etkisi ve
baskısı altına aldığı, toplumsal çürümenin ve çöküşün tavan yaptığı bir
vasatta sosyal ve kültürel değerlerimizi korumamız, dini ve ahlaki
görevlerimizi hakkıyla ifa etmemiz, kimlik ve kişiliğimizi müdafaa ve
muhafaza etmemizdir. Temel niteliklerimize, kültürümüze ve inanç
değerlerimize yabancılaştığımız, ulusal/evrensel egemen güçlerin ve küresel
sermayenin/kuşatmanın figüranı olduğumuz müddetçe ekonomik, siyasal, sosyal
veya kültürel alanda gelişme göstermemiz veya bir adım dahi ilerleme
kaydetmemiz asla mümkün olmayacaktır. |
|
|