|
Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 10 Aralık'06-Ocak'07 |
|
TOKAT ŞEHRİ NOTLARI - II _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ Beytullah Emrah ÖNCE
Eski dükkanlar
Coğrafi anlamıyla taşrada,
hayatın son sürat teknolojisine direnen yüzleri hâlâ görebilirsiniz. Yüzünü
hep batıya çeviren ve ilerlemeyi teknik/teknolojik bir mesele kabul edenler
için bu her ne kadar yüz buruşturulacak bir durum ise de, meseleyi başka
düzlemlerde ele alan akıl sahipleri için bu olumlanabilecek bir haldir.
Tüketim dünyasının gün be gün tükenen bireycikleri, elbette ne demek
istediğimizi anlamayacaktır. Fakat bir başka dünyanın mümkün olduğuna
inananlara, Tokat’ın arka sokaklarına dikkat etmelerini öneriyorum. Orada,
içine sıkıştırılmak istediğimiz tüketim çemberini kırabilecek bazı
alternatiflerle karşılaşmanız hâlâ mümkün. Örneğin bir kumaş dükkanı, köylü
tezgahı, bir terzi ya da ayakkabı tamircisi… Çünkü bir kumaşçı size kendi
elbisenizi dikebilme imkanı sunabilir. Bir terzi, kendini tek seçenekmiş
gibi dayatan modaya karşı hayır demenizi sağlayabilir. Bir ayakkabı
tamircisi, her yıpranan ayakkabının yerine illa ki yeni bir çift almanız
gerekmediğini hatırlatabilir. Bir köylü tezgahında bulacağınız tazelik, sizi
hormonlu sebze ve meyvelere karşı koruyabilir. İşte bu yüzden, Tokat’ta el
emeğinin hayattan tamamen çekilmediğini görmek, sevindirici bir hal
sayılmalıdır... Tüketim ideolojisini ve tüketici kimliğini insanların
üzerine oturtmaya çalışan ekonomik sistemin kuşatmasına karşı ancak
alternatiflerimizi yaşatarak karşı durabiliriz. Sanırım, eşyanın
plastikleşerek doğallığını yitirdiği, elbiselerin içlerindeki insanlar gibi
iyice birbirine benzeyerek tektipleştiği şu zaman diliminde, bu tür
alternatiflere gerçekten ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuzu bir fark
edebilsek, belki o zaman her şeyin kaçınılmaz olduğu yargısını da
kırabileceğiz.
Tokat şehrinin merkezini
baştan sona geçen bir cadde vardır. İlk geldiğim zaman adını “Mecburiyet
Caddesi” olarak söylemişlerdi. Sebebi de, birçok yere yalnızca bu caddeden
geçilerek varılabileceğiymiş. Kısmen doğrudur ama bu uzun caddede, benim
asıl dikkatimi çeken şey sık sık duyduğum ambülans sesleridir. Her ne zaman
yürüdüysem, bir ya da iki ambülansa mutlaka denk gelmişimdir. Mezarlıkların
şehirlerin en ücra köşelerine itildiği bir zaman diliminde, bu seslere kulak
vermek gerektiğini düşünüyorum. Bu, modern zamanı anlamak açısından da
anlamlıdır. Bir zamanlar, sessizce ama tefekkürle anılan ölüm; artık yeni
zamanlarda, gürültüsü ve korkusuyla karşınıza çıkmaktadır. Bir mezar, size
toprağı hatırlatır. Topraktan gelip, toprağa dönmeyi ve yeniden dirilmeyi…
Sirenin mekanik sesi ise ölümü hızla uzaklaşılması gereken bir trajedi
şeklinde sunar. Herkes, kenarı çekilmeli ve hayata yol vermelidir. Ölümün
çığlığı aramızdan hızla geçip gitmelidir ve daha fazla bizi rahatsız
etmemelidir. O hayatımızın doğal bir parçası olmamalıdır. Oysa biz her ne
kadar onu şehir hayatının kenarına itmeye çalışsak da, işte o her yerde bir
vesileyle karşımıza çıkmaktadır. Farklı bir dille de olsa, aslında her siren
öğüt almak isteyenler için bir hatırlatmadır. Düşünüyorum, bu ne kadar
hatırlanmaktadır? Sanırım, trafiği hızla yarıp geçen ambülansların acı
sireni, her ne kadar şehir halkının sadece kulaklarında değil akıllarında da
çınlaması gereken bir ölüm zikri olsa da; maalesef kalabalıklar, çoğu kez bu
sese kalp kapakçıklarını dahi kapamaktadır. |
|
|