|
SÛFİLİK VE ŞİİR
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ Asım
ÖZ

Flaubert’in Gönül
Eğitimi’nde aşkı tanımladığı biçimiyle düpedüz “bir hayal”dir sûfi edebiyat.
Kuşkusuz her edebi metin bir nebze ya da tamamen hayalilik barındırır
içerisinde. Ama göz kamaştıran bir büyülenme, gösterişli bir aşk anlatısı,
meleksiliğe varan bir arınmışlık hissiyatının yüksek debili beklentisi
içinde bir hal ya da duygu yoğunluğu kimi zaman saçmalardan seçmeler
diyebileceğimiz davranış kalıplarının kerametleştirilerek
anıtsallaştırılması biçiminde etrafa saçılan kayda değer anlatılar bütünü
ister halk edebiyatının bir kolu olarak anılan Tekke edebiyatında olsun,
ister Divan edebiyatında olsun isterse modern şiirde olsun çoğu kere şiirin
imkânlarına tutunmuştur. Bazen yıldırım aşkına tutulmuşluğun bir şeyhte
cisimleşmesi, bazen de şaşkınlığın dilsel ifadeleri dil düzleminde paha
biçilemez incelikte anlatılar bırakmıştır.
Vurulmak, aklını yitirmek, deli divane olmak gibi haller baskındır bu
şiirde. Sûfi aşık tıpkı bir mecnûndur. Kendinde değildir. Kendilik (nefsaniyat)
bilgisi çoğu kere heva ve hevesle eşdeğer görülen bir durumdur. Açıklanamaz,
dolayısıyla dile getirilemez olarak nitelenen haller gene dille ama dil
içinde bir dille yani şiirle açılım yakalamıştır.
Dini ve toplumsal gereklerin, kuralların, alışkanlıkların düzeninden
imgelere, mecazlara, retorik oyunlarına ve imgelerdeki çağrışımlara tutunur
sûfi şiir. Bu bakımdın özelin özeli bir dildir, belli zümrelere aittir
mistik dil. Duygu, arzu, istenç bakımından bir ölüm kalım meselesi olarak
billurlaşır aşk. Sûfi şiirin çoğu kere iskeleti omurgası, alâmet-i fârikası
olmuştur aşk kavramı. Eşsiz sayılan ve bu yolla elde edilen ayrıcalıklı sûfi
tecrübe hâli, kâl diline şiirle girmiştir.
Mistik ya da sûfi şiiri kısaca şu kelimelerle tanımlayabiliriz. İster
tasavvuf şairi olarak nitelendirilsin ister tasavvuf tesiri ile şiir
yazanlar olsun genelde mistik bir doğa ve bilgiye sahip şairlerin kaleme
aldıkları/dile getirdikleri şiirlerdir. Bu şiir içinde mistik tecrübe ile
ortaya konulan doğrudan doğruya tasavvufi şiir diyebileceğimiz şiirlerin
yanında mistik tecrübe barındırmayan ama mistik kelime ve edaya sahip olan
şiirler de vardır.
Tasavvufi şiirde semantik biliminde deyim aktarması denilen mecaz, sûfilerin
yalnız kendilerine verildiğine inandıkları deneyimsel bilgileri gizledikleri
bir sembolizm yaratısını meydana getirmiştir.Tasavvufi şiirde bulunan yoğun
sembolizm çok özel bir hayal dünyasının oluşmasına neden olmuştur. Temelinde
tasavvufun yer aldığı bu zihinsel arkeoloji çoğu kere tasavvufla hiçbir
ilgisi bile bulunmayan şairlerde bile tasavvufi duyarlılığın bulunması ve
şiirlerin tasavvuf açısından da yorumlanabilmesine imkân tanımıştır.
Şiirin tasavvuf bakımından eğitsel bir yönü de bulunmaktadır. Şeyh,
müritlerini yetiştirirken bazen şiir unsuruna da yer verir. Bir tarikata
intisap eden tasavvufi terbiyeyi almakta olan, çile dolduran insanlar için
şiirle uğraşmak, vezinli metinler okumak ihmali mümkün olmayan
etkinliklerdendir. Sûfilik yolunun dünyevi gerçekleri ve tarihi algılama
biçiminde kendine has düsturları vardır. Sûfilik toplumdan çok bireyi,
tarihselden çok ebediyi, Allah’ın gücünden çok sevgisini ve kişinin
davranışından çok kalben hissettiklerine odaklanır. (Özdalga, 2006; 34)
Türkçe edebiyat dünyasının en kuvvetli damarı sûfi şiirin genel tasvirinden
sonra seçki düzleminde yayınlanan Sûfi Şiirler Antolojisinden hareketle bu
şiir evreninin tahlili daha da somutlanacaktır. Özçelik, Türkçe edebiyat
dünyasında tasavvuf şiirinin ortaya çıkışını temellendirirken Türkler’in
İslamiyet’i kabulüne kadar gider. Tasavvufun bir İslam yorumu olarak ortaya
çıkışını ve etki alanını işaret ederken bu yorumun bir zihinsel arkeoloji
oluşu hakkındaki yargımızı doğruluyor. Çünkü tasavvuf bütün toplumsal
katmanlara sirayet etmiştir. Bu şiirin kaynaklarının hem sözlü hem de yazılı
kaynaklardan oluştuğunu belirterek en temel kaynaklar içinde sözlü
masallardan fıkralara, menâkıpnâmelerden Kur’an’a ve diğer yazılı kaynaklara
dek uzanan geniş bir çerçeve çizer. Ama hangi kaynağın hangi düzeyde etkili
olduğu hususunda somut bir çözümleme yapmaz. Tekke şiirinin başlangıcını
Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı incelemesinde
olduğu gibi Ahmed Yesevi ile başlatır. Ardında Ahmet Yüknevi, Yusuf Has
Hacip, Ahmet Fakih, Şeyyad Hamza, Aşık Paşa gibi sûfileri sıralar. Özçelik,
günümüz ulusal edebiyatlarının bir türlü paylaşamadığı Mevlana’yı da sûfi
şiir içinde önemli bir portre olarak görür. 2007 yılının Mevlana Yılı olması
nedeniyle geçtiğimiz günlerde İran ve Türkiye arasında bir tartışma
yaşanmıştı. Mevlana gerek yaşadığı yer, gerekse yazdığı dil açısından her
iki ulusal edebiyatın paylaşamadığı bir isimdir. Mevlana Türkçe yazmamıştır,
dolayısıyla Türkçe edebiyat içerisinde anılamaz. Ama ulusal edebiyatların
köken sıkıntısı geçmişi de kendince anlamlandırmayı zorunlu kıldığından
Mevlana’nın söylem düzeyinde hangi edebiyat dünyasına ait olduğu hususunda
ulusçu stratejiler gündeme gelir.
Özçelik, yirminci yüzyıla kadar önemli sûfi şairleri şöyle sıralar: Yunus
Emre, Gülşehrî, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Veli, Erzurumlu İbrahim Hakkı,
Eşrefoğlu Rûmi, Kul Hikmet, Niyazi Mısrî, Bursalı İsmail Hakkı, Neyzen
Tevfik, Dertli, Seyranî... (Özçelik; 2005)
Cumhuriyet döneminde sûfi geleneğin kendini yeniden hissettirmesinde ise
Âsaf Halet Çelebi en bariz örnektir. Onu Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Hilmi
Yavuz ve Haydar Ergülen izler. İlk iki isim tasavvufa zihniyet düzleminde
sahip çıkarken son iki isim duyarlılık düzleminde sahip çıkar.
Sûfi şiirin kendine has bir nazım şekli yoktur. Sûfi şiirler hem dîvan, hem
halk şiiri, hem de serbest nazım şekilleriyle yazılabilir. İlahiler,
tevhitler, naatlar da bu edebiyatın yoğun kullandığı türlerdir. Tematik
açıdan bakıldığında aşk, sûfi şiirin temel kurucu söylemidir. Abdülehad
Nuri’nin (1594-1650) şiirlerinde aşk izleğini görebiliriz:
“Ey beni aşk ateşine yandıran
Aşk senin âşık senin ma’şûk senin
Hem seven hem sevilen hem sevdiren
Aşk senin âşık senin maşûk senin”
1400-1460 yıllarında yaşayan Abdurrahim Rûmi de aşk izleğini kullanır:
“Yine Deryâ gibi cûş etti aşkın
Başımı aşk ile hoş etti aşkın”
Dünya gerçeklerini algılamada soru sormak doğru bulunmaz. Müridin, ölü
yıkayıcısının elindeki ölü gibi şeyhine teslim olma durumunu çağrıştıran
dizeler tamamen insanın irade yetisini iptal eder:
“Deme şu niçin şöyle
Yerindedir ol böyle
Bak sonuna seyr eyle”
Gaybî Sunullah, marifet kavramına yaslanarak yazdığı dizelerde âlem, varlık,
yaratan, yaratılan gibi ayrımları yadsıyarak vahdet-i vücût anlayışını
gündeme taşır:
“Sana âlem görünen
Hakikatte Allah’tır.
Derviş olmanın yolu
Aşk derdine düşmektir.”
Hâl olarak ifadelendirilen bu tecrübe aşksızlara haramdır. Sûfi literatürde
varlığın aslı ve yaratılışı aşktır. Aşk; rûhanî, mecâzî ve hakîkî aşk olarak
ayrılır. Yine sûfi şiirde tasavvufî dile ait olan aba, câm (gönül), bâtın
(iç), çeşm, derya, dîdâr, enfüs, envâr, himmet, hırka, kadeh, zülf gibi
kelimeler yoğun olarak kullanılır.
Tasavvuf hem kitleselleşirken hem de hâl dilini kâl diline çevirirken
şiirden yoğun olarak faydalanmıştır. Tekke şiirinde ise dil hemen herkesin
anlayacağı yalınlıktadır. Tasavvuf kavramlarını kolay anlaşılır
benzetmelerle şiirde anlatmıştır.
Kaynakça
ÖZDALGA, Elizabeth (2006), İslamcılığın Türkiye Seyri, Çev: Gamze
Türkoğlu, İletişim Yay. İst.
ÖZÇELİK, Mustafa (2005), Sûfi Şiirler Antolojisi, Lamure Yay. İst.
|