Tasfiye . Edebiyat-Düşünce Dergisi Yıl 3 Sayı 10 Aralık'06-Ocak'07


 

SÛFİLİK VE ŞİİR

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ Asım ÖZ

 


 

Flaubert’in Gönül Eğitimi’nde aşkı tanımladığı biçimiyle düpedüz “bir hayal”dir sûfi edebiyat. Kuşkusuz her edebi metin bir nebze ya da tamamen hayalilik barındırır içerisinde. Ama göz kamaştıran bir büyülenme, gösterişli bir aşk anlatısı, meleksiliğe varan bir arınmışlık hissiyatının yüksek debili beklentisi içinde bir hal ya da duygu yoğunluğu kimi zaman saçmalardan seçmeler diyebileceğimiz davranış kalıplarının kerametleştirilerek anıtsallaştırılması biçiminde etrafa saçılan kayda değer anlatılar bütünü ister halk edebiyatının bir kolu olarak anılan Tekke edebiyatında olsun, ister Divan edebiyatında olsun isterse modern şiirde olsun çoğu kere şiirin imkânlarına tutunmuştur. Bazen yıldırım aşkına tutulmuşluğun bir şeyhte cisimleşmesi, bazen de şaşkınlığın dilsel ifadeleri dil düzleminde paha biçilemez incelikte anlatılar bırakmıştır.


Vurulmak, aklını yitirmek, deli divane olmak gibi haller baskındır bu şiirde. Sûfi aşık tıpkı bir mecnûndur. Kendinde değildir. Kendilik (nefsaniyat) bilgisi çoğu kere heva ve hevesle eşdeğer görülen bir durumdur. Açıklanamaz, dolayısıyla dile getirilemez olarak nitelenen haller gene dille ama dil içinde bir dille yani şiirle açılım yakalamıştır.


Dini ve toplumsal gereklerin, kuralların, alışkanlıkların düzeninden imgelere, mecazlara, retorik oyunlarına ve imgelerdeki çağrışımlara tutunur sûfi şiir. Bu bakımdın özelin özeli bir dildir, belli zümrelere aittir mistik dil. Duygu, arzu, istenç bakımından bir ölüm kalım meselesi olarak billurlaşır aşk. Sûfi şiirin çoğu kere iskeleti omurgası, alâmet-i fârikası olmuştur aşk kavramı. Eşsiz sayılan ve bu yolla elde edilen ayrıcalıklı sûfi tecrübe hâli, kâl diline şiirle girmiştir.


Mistik ya da sûfi şiiri kısaca şu kelimelerle tanımlayabiliriz. İster tasavvuf şairi olarak nitelendirilsin ister tasavvuf tesiri ile şiir yazanlar olsun genelde mistik bir doğa ve bilgiye sahip şairlerin kaleme aldıkları/dile getirdikleri şiirlerdir. Bu şiir içinde mistik tecrübe ile ortaya konulan doğrudan doğruya tasavvufi şiir diyebileceğimiz şiirlerin yanında mistik tecrübe barındırmayan ama mistik kelime ve edaya sahip olan şiirler de vardır.


Tasavvufi şiirde semantik biliminde deyim aktarması denilen mecaz, sûfilerin yalnız kendilerine verildiğine inandıkları deneyimsel bilgileri gizledikleri bir sembolizm yaratısını meydana getirmiştir.Tasavvufi şiirde bulunan yoğun sembolizm çok özel bir hayal dünyasının oluşmasına neden olmuştur. Temelinde tasavvufun yer aldığı bu zihinsel arkeoloji çoğu kere tasavvufla hiçbir ilgisi bile bulunmayan şairlerde bile tasavvufi duyarlılığın bulunması ve şiirlerin tasavvuf açısından da yorumlanabilmesine imkân tanımıştır.


Şiirin tasavvuf bakımından eğitsel bir yönü de bulunmaktadır. Şeyh, müritlerini yetiştirirken bazen şiir unsuruna da yer verir. Bir tarikata intisap eden tasavvufi terbiyeyi almakta olan, çile dolduran insanlar için şiirle uğraşmak, vezinli metinler okumak ihmali mümkün olmayan etkinliklerdendir. Sûfilik yolunun dünyevi gerçekleri ve tarihi algılama biçiminde kendine has düsturları vardır. Sûfilik toplumdan çok bireyi, tarihselden çok ebediyi, Allah’ın gücünden çok sevgisini ve kişinin davranışından çok kalben hissettiklerine odaklanır. (Özdalga, 2006; 34)


Türkçe edebiyat dünyasının en kuvvetli damarı sûfi şiirin genel tasvirinden sonra seçki düzleminde yayınlanan Sûfi Şiirler Antolojisinden hareketle bu şiir evreninin tahlili daha da somutlanacaktır. Özçelik, Türkçe edebiyat dünyasında tasavvuf şiirinin ortaya çıkışını temellendirirken Türkler’in İslamiyet’i kabulüne kadar gider. Tasavvufun bir İslam yorumu olarak ortaya çıkışını ve etki alanını işaret ederken bu yorumun bir zihinsel arkeoloji oluşu hakkındaki yargımızı doğruluyor. Çünkü tasavvuf bütün toplumsal katmanlara sirayet etmiştir. Bu şiirin kaynaklarının hem sözlü hem de yazılı kaynaklardan oluştuğunu belirterek en temel kaynaklar içinde sözlü masallardan fıkralara, menâkıpnâmelerden Kur’an’a ve diğer yazılı kaynaklara dek uzanan geniş bir çerçeve çizer. Ama hangi kaynağın hangi düzeyde etkili olduğu hususunda somut bir çözümleme yapmaz. Tekke şiirinin başlangıcını Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı incelemesinde olduğu gibi Ahmed Yesevi ile başlatır. Ardında Ahmet Yüknevi, Yusuf Has Hacip, Ahmet Fakih, Şeyyad Hamza, Aşık Paşa gibi sûfileri sıralar. Özçelik, günümüz ulusal edebiyatlarının bir türlü paylaşamadığı Mevlana’yı da sûfi şiir içinde önemli bir portre olarak görür. 2007 yılının Mevlana Yılı olması nedeniyle geçtiğimiz günlerde İran ve Türkiye arasında bir tartışma yaşanmıştı. Mevlana gerek yaşadığı yer, gerekse yazdığı dil açısından her iki ulusal edebiyatın paylaşamadığı bir isimdir. Mevlana Türkçe yazmamıştır, dolayısıyla Türkçe edebiyat içerisinde anılamaz. Ama ulusal edebiyatların köken sıkıntısı geçmişi de kendince anlamlandırmayı zorunlu kıldığından Mevlana’nın söylem düzeyinde hangi edebiyat dünyasına ait olduğu hususunda ulusçu stratejiler gündeme gelir.


Özçelik, yirminci yüzyıla kadar önemli sûfi şairleri şöyle sıralar: Yunus Emre, Gülşehrî, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Veli, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Eşrefoğlu Rûmi, Kul Hikmet, Niyazi Mısrî, Bursalı İsmail Hakkı, Neyzen Tevfik, Dertli, Seyranî... (Özçelik; 2005)


Cumhuriyet döneminde sûfi geleneğin kendini yeniden hissettirmesinde ise Âsaf Halet Çelebi en bariz örnektir. Onu Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Hilmi Yavuz ve Haydar Ergülen izler. İlk iki isim tasavvufa zihniyet düzleminde sahip çıkarken son iki isim duyarlılık düzleminde sahip çıkar.


Sûfi şiirin kendine has bir nazım şekli yoktur. Sûfi şiirler hem dîvan, hem halk şiiri, hem de serbest nazım şekilleriyle yazılabilir. İlahiler, tevhitler, naatlar da bu edebiyatın yoğun kullandığı türlerdir. Tematik açıdan bakıldığında aşk, sûfi şiirin temel kurucu söylemidir. Abdülehad Nuri’nin (1594-1650) şiirlerinde aşk izleğini görebiliriz:


“Ey beni aşk ateşine yandıran
Aşk senin âşık senin ma’şûk senin
Hem seven hem sevilen hem sevdiren
Aşk senin âşık senin maşûk senin”
1400-1460 yıllarında yaşayan Abdurrahim Rûmi de aşk izleğini kullanır:
“Yine Deryâ gibi cûş etti aşkın
Başımı aşk ile hoş etti aşkın”


Dünya gerçeklerini algılamada soru sormak doğru bulunmaz. Müridin, ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibi şeyhine teslim olma durumunu çağrıştıran dizeler tamamen insanın irade yetisini iptal eder:


“Deme şu niçin şöyle
Yerindedir ol böyle
Bak sonuna seyr eyle”


Gaybî Sunullah, marifet kavramına yaslanarak yazdığı dizelerde âlem, varlık, yaratan, yaratılan gibi ayrımları yadsıyarak vahdet-i vücût anlayışını gündeme taşır:


“Sana âlem görünen
Hakikatte Allah’tır.
Derviş olmanın yolu
Aşk derdine düşmektir.”


Hâl olarak ifadelendirilen bu tecrübe aşksızlara haramdır. Sûfi literatürde varlığın aslı ve yaratılışı aşktır. Aşk; rûhanî, mecâzî ve hakîkî aşk olarak ayrılır. Yine sûfi şiirde tasavvufî dile ait olan aba, câm (gönül), bâtın (iç), çeşm, derya, dîdâr, enfüs, envâr, himmet, hırka, kadeh, zülf gibi kelimeler yoğun olarak kullanılır.


Tasavvuf hem kitleselleşirken hem de hâl dilini kâl diline çevirirken şiirden yoğun olarak faydalanmıştır. Tekke şiirinde ise dil hemen herkesin anlayacağı yalınlıktadır. Tasavvuf kavramlarını kolay anlaşılır benzetmelerle şiirde anlatmıştır.

Kaynakça

ÖZDALGA, Elizabeth (2006), İslamcılığın Türkiye Seyri, Çev: Gamze Türkoğlu, İletişim Yay. İst.
ÖZÇELİK, Mustafa (2005), Sûfi Şiirler Antolojisi, Lamure Yay. İst.