Eyl
27
2011

Kızıl Feministler | Asım Öz

Türkiye’de politik atmosferin farklılaşması Birleşmiş Milletler 1975 yılını Dünya Kadın Yılı ilan etmesinin akabinde kadınlarla ilgili yayınların ve kadın sorununa ilginin artmasının akabinde Türkiye Komünist Partisi (TKP)’nin sözlü ve yazılı yayınlarıyla Türkiye’de bir kadın örgütünün kurulmasını teşvik etmesiyle aynı yılın Haziran ayının üçünde  İstanbul’da  Çeliktepe’de bir gecekonduda İlerici Kadınlar Derneği isminde bir dernek faaliyete geçti. Feminist herhangi bir kadın derneğinin olmadığı yıllarda kurulan İKD içinde partiye üye olmayan kadınların çok olması ve farklı sol görüşlere ve partilere mensup olan kadınların da bulunmasından dolayı TKP’li kadınların öncülüğünde kurulmuş olmasına karşın bağımsız bir kadın derneği olduğu yolundaki iddialarını kapatılıncaya kadar sürdürmüştür. Türkiye’de faaliyet gösterdiği 1975-80 yılları arasında kadının ezildiğini veri kabul ederek kurtuluşu için de çalışmalar yürüten dernek, üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde Uzunköprü’den Van’a, Samsun’dan Adana’ya kadar şubeleri olan kitlesel bir kadın örgütüne dönüştü.

BİR DERNEĞİN HİKÂYESİ

TKP’nin ilerlemeci, ulusal demokratik cepheci jargonunu kullanan dernek açık açık TKP propagandası yapmamış  fakat farklı  anlayışlara sahip kadınların  TKP eleştirisi yapmalarına da izin vermemiştir.  TKP’nin kadın kolu olmakla da suçlanan derneğin böyle olmadığının  anlaşılması bakımından TKP’li kadınların girişimiyle kurulan İlerici Gençler Derneği/İGD  gibi  yan örgüt olmadığının hatırlanması gerekir. İGD şubelerinin duvarlarında TKP’nin sloganları, Marks-Engels ve Lenin’in afişleri, TKP Genel Sekreteri İ. Bilen’in Fidel Castro’yla çekilmiş resimleri ile süslenirken, İKD şubelerinin duvarlarında bu tür  fotoğraf ve afişler görülmemiştir. TKP’nin legal organları İGD’de satılırken, İKD şubelerinde bu yayınlar satılmamıştır.Bu yüzden zaman zaman parti tarafından eleştirilen dernek bağımsızlığını koruma gayreti içerisinde olmuş bunun için gerektiğinde direnmiştir de. Kadınların Sesi’nde Behice Boran’ı tanıttıkları için Türkiye İşçi Partisi propagandası yapmakla suçlanan İKD’nin  kuruluşunda savunulan  partiler üstülük  yahut yan örgüt olmama konumu 1977 yılından itibaren kaybolmaya yüz tutmuştur. Derneğin ilk zamanlarda sergilediği çoğulluk tek dernek olmanın getirdiği kitleselleşme politikasının bir parçası olarak da  değerlendirilebilir.

Daha önce kurulan hayırsever kadın derneklerinden farklı olarak  İKD işçi ve emekçi kadınlar için çalışan ve onlardan oluşan bir dernek olmayı amaçlamasıyla kadın dernekleri yelpazesinde “yeni” bir yüz olmayı hedefliyordu.  Kuruluşundan beş yıl sonraki bilanço: 12.000 üye, 33 şube, 35 temsilcilik, son sayısı 35.000 basılan ve kolektif içinde erimenin göstergesi niteliğine bütünüyle imzasız yazılardan oluşan Kadınların Sesi gazetesi derneğin ne kadar etkili olduğunu gösterir.  Maraş Katliamı olarak bilinen olayların ardından ilan edilen sıkıyönetim sırasında İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından  28 Nisan 1979′da gerekçesiz ve süresiz olarak faaliyetten men edilen İKD’liler 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbeye kadar faaliyetlerini sürdürdüler. Kurucu ve yöneticilerinin pek çoğu  bu askeri darbenin akabinde yurt dışına gitmişlerdir.  Kızıl Feministler kitabı Türkiye’de 8 Mart’ları ilk kez yığınsal olarak kutlayan, ilk kadın yürüyüşlerini düzenleyen ve dönemin sol literatürü tarafından  feminist olmakla suçlanan  İlerici Kadınlar Derneği İKD’nin hikayesini anlatması bakımından Türkiye’de sol kültürellik içinde kadın meselesinin nasıl ele alındığını  feminist  tartışmalar öncesi üzerinden ortaya sererek önemli bir tarihsel kesiti aydınlatıyor.

Seksenli yıların ikinci yarısından itibaren yükselmekte olan feministlerin sosyalist   kadınlara yaptıkları eleştirilerle derinden sarsılanlardan biri olan Emel Akal’ın çalışması temelde 1996 yılında ODTÜ Sosyoloji Bölümü’ne master tezi olarak sunulan Türkiye’de Kadın ve Sosyalizm: Örnek Olay İlerici Kadınlar Derneği adlı çalışmasının genişletilmiş halidir.  Feministlere karşı  İlerici Kadınlar Derneği/İKD üyesi olmakla övünen, kadınlara yönelik talepleri meydanlarda ilk kez haykırmış olmayı önemseyen, ama bütün bunlara karşın seksenlerin ikinci yarısında  birden bire “kadınlar adına hiçbir şey yapmadıkları, kadınları bir partiye kazanabilmek için faaliyet gösterdikleri”, hatta “kadınları kullandıkları” yolunda feministler tarafından yapılan eleştirilerle serseme dönme halinin de tesiriyle daha da hız kazanan bir tür savunma olarak da görülebilecek Kızıl Feministler büyük ölçüde dernek kurucuları ve şube başkanları ile yapılan mülakatlara dayanmaktadır.

KOMÜNİST KADINLARIN TECRÜBELERİ

Yazar Kızıl Feministler‘i kaleme almaktaki en büyük  amacının 1975-80 arasında Türkiyeli komünist kadınların kendi tecrübelerini sonraki kuşaklara aktarabilmek olduğunu belirtiyor. Feminizm tartışmalarının başladığı yıllarda  “Ben feminist değil Marksist’im, çünkü sadece kadınların kurtuluşunu değil, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin kurtuluşunu savunuyorum. Kadınların kurtuluşunun, sömürünün ve sınıfların yok edilmediği bir toplumsal formasyonda gerçekleşemeyeceğini düşünüyorum. Kadınlar ancak toplumsal üretime katılır, ev işleri ve çocuk bakımı toplumsallaşırsa kurtulabilir, bu da ancak ortaklaşmacı/komünist bir toplumsal formasyonda gerçekleşir” diye  savunduğu fikirlerin bir süre sonra kendisine de ikna etmemeye başladığını düşünen Emel Akal  kendi miraslarının kadın sorununa nasıl eğildiğini ortaya koymaya niyet etmiş.

İKD’yi kendi başına bir örgüt olmanın ötesinde Clara Zetkin, Aleksandra Kollontay ve benzeri Marksist kadınların, kadın hareketi konusundaki yaklaşımlarının mirasçısı olarak gören kitap altı bölümden oluşuyor gibi görünse de  aslında  iki temel bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm kadının kurtuluşu konusunda tarihsel ve kuramsal çözümlemeler ve evrensel pratik hakkında bir derlemeden ibarettir. İkinci bölüm ise Türkiyeli kadınların 70li yıllardaki faaliyetleri, düşünceleri ve hissiyatıdır.

İKD pratiğini anlatırken mümkün olduğu kadar yorumdan kaçınmaya çalışan Emel Akal araştırdığı tarihsel dönem ve yapının bir üyesi olarak mülakatlarda diğer İKD’lilere sorduğu soruları kendisine de sorarak verdiği cevapları çalışmasına dahil etmiş olması da üzerinde durulması gereken bir konu. İKD’ye üye olan kadınların toplumsal kökenleri, kültürlenme biçimleri, siyasal olaylara bakışı gibi bir çok konuyu ortaya koyan çalışmada hemen bütün üyelerin ailelerinin koyu bir CHP’li ve Kemalist olmaları dikkat çekiyor. Çetin Altan’ın yazmış olduğu Akşam ile İlhan Selçuk’un yazmış olduğu Cumhuriyet gazeteleri en çok okunan gazeteler arasında ilk sırada yer alıyor. Çoğunluğu subay, öğretmen ve memur çocuğu olan İKD’li kadınlar ailelerinde iyi bir eğitim almaları konusunda erkek kardeşlere göre bir ayrımcılığa tabi tutulmak bir yana teşvik edilmişlerdir. Sosyalist düşünceden önce Kemalizm, varoluşçuluk veya Taoizm gibi pek çok düşünce akımına aşina olan İKD’li kadınların bir başka özelliği okudukları okullardan başlayarak sınıfsal çelişkilerinin farkına varmakları ve bu doğrultuda mücadele eden parti ve hareketlere katılmalarıdır. Herhangi bir politik örgüte katılmayanlar olsa bile bunlar da kendilerini sosyalist olarak tanımlamaktadır. Hemen tamamı 27 Mayıs askeri darbesini desteklemiş, daha sonra yapılan miting ve gösterilere katılmışlardır.  Çoğunluğu üniversite mezunu olan, erkekler kadar iyi devrimci olma iddiası taşıyan, kendini adama, fedakârlık, özgüven gibi  niteliklere sahip olan kadınların politik teorilere vakıf olma süreçlerinde Marksist klasikler yanında Nazım Hikmet’in şiirlerini de okumuş olmaları, Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel ile tanışmış olmaları şiirin onların  politik bilinçlenme noktasında oldukça önemli bir araç olduğunu ortaya koymaktadır. Yürüyüşler, mitingler, ikinci Kuva-yı Milliyecilik ve damarlardaki asil kana dayanarak memleketi kurtarma sevdası ise meselenin bir başka önemli noktası.

Henüz ikinci dalga feminist hareketlerin eserlerinin Türkiye’ye ulaşmadığı hatta Simone de Beauvoir’ın Sartre’la ilişkisi ön plana çıkartılarak tanıtıldığı bu yıllarda kadınlara ilişkin meseleler genel sosyalizm perspektifi içinde ele alınmaktadır. Sosyalist devrim kadınların kurtuluşunun ilk ve en önemli adımı olarak algılanır. Bir kurtuluş fikrinin olması kadınların inanılmaz bir özveri ve fedakârlık içinde çalışmalarını motive eder. Daha doğrusu sosyalizmle sadece sömürüye değil başka şeylere de son verileceği August Bebel’in Kadın ve Sosyalizm kitabının sansürlü çevirisi ile  Fredrich Engels’in Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni gibi eserlerinden keşfedilir.  Bu eserlerin etkisiyle İKD’li kadınlarda Marksist teorinin öngördüğü biçimde bir kadınlık bilinci de oluşmuştur. Saadet Arıkan Özkal bu noktada şunları anlatır: “O zamanlar bizde kadın olarak erkeklere ezilmeme fikri vardı. Belki tam netleşmiş, bilinçlenmiş olarak olmasa bile sezgi olarak vardı. Kendi hayatını yaşama fikri vardı. O dönemde birçok kadında olan bir istekti bu.” Kadınların durumunu tahlil ederken bugünkü  feminist akımlardan bazılarının ev işlerini, çocuk bakımı geliştirici olmayan işler olarak görme durumu İKD’liler için de geçerlidir. Bu sorunların çözümünün kadınların daha fazla kamusal alana çıkmalarıyla sağlanabileceğini düşünen dernek üyesi kadınların kurtuluşu meselesini ikinci enternasyonal ve Komintern’e bağlı kadınlar gibi yorumlamakta oldukları görülür. Kadınların özgürleşme için verecekleri mücadelenin işçi sınıfının genel mücadelesinden ayrılmayacağını düşünmelerinden dolayı derneğin “feminizmi”nin “Marksist feminizm” olarak da anıldığı olmuştur. Ama genel olarak seksenlerin ikinci yarısında  tartışılmaya başlaya feminizmden oldukça uzak olan daha çok Sovyet kaynaklı eleştirel metinlerden  öğrenilen bir feminizm algısının olduğu da belirtilmelidir. Kate Millet’in 1973 yılında Seçkin Selvi çevirisiyle Payel Yayınevi tarafından yayımlanan Cinsel Politika kitabının mülakat yapılan pek çok kadın tarafından hatırlanmaması feminist kitapların yaygın olmadığını gösterir.

Feminizmden haberdar olmayan ama sol tarafından feminist olmakla suçlanan bundan dolayı da feminist olmadığını ispat etmeye çalışan İKD’nin yapmış olduğu kampanyalar Kurtuluşçular olarak bilinen yapı tarafından barışçı, revizyonist, oportünist ve burjuva kuyrukçuluğu yapmakla suçlanmaktan kurtulamamıştır. Bildirileri ise oldukça basit bulunmuştur. Buna karşın derneğin kadınlar arasında etkili olmaya başlaması başka kadın derneklerinin de kurulmasını beraberinde getirmiştir. Emekçi Kadınlar Derneği(EKD), daha sonra Devrimci Kadın Dernekleri Federasyonuna dönüşen Ankara Kadınlar Derneği(AKD), Diyarbakır’da kurulan  Devrimci Demokrat Kadınlar Derneği (DDKaD) bu sırada kurulan sol görüşe mensup kadın dernekleridir. Milliyetçi  Hareket Partisi’nin  bile bu dönemde Ülkü-Han adlı bir kadın derneği kurması   kadınların  dernekleşmesinin önemsendiğini göstermektedir. Zamanla kendi kadrolarını yetiştiren İKD başka politik hareketlere mensup kadınları üyelikten atma, görev vermeme, istifaya zorlama gibi tutumlar sergilemiş ilk zamanlardaki çoğulluğunu kaybetmiştir. Başka politik hareketlere mensup isimler rakip olarak algılanmış 1977 yılından sonra diğer politik partilere mensup kadınlar İKD’den  tasfiye edilmiştir. Bu tasfiye hareketi  örgütsel bağımsızlığı olan İKD’nin  yazılı belgelerinde reddettiği TKP’nin kadın kolu gibi çalışma durumunun  göstergesi olmuştur.

DEVRİMCİ EBEVEYNLERİN ÇELİŞKİLERİ

İKD’li kadınların devrimci kimlikleri ile kadın kimlikleri arasında sıkışıp kalmaları onların ciddi çelişkiler yaşamasını da beraberinde getirir. Tüm benlikleriyle sosyalizm mücadelesi içinde yer almak isteyen kadınlar anne olmak istediklerinde ikiye bölünmekteydiler. Çocuk dünyaya getirmeye karar verildiğinde çocuğun bakımı devrimci baba tarafından tamamen devrimci anneye bırakılması İKD’nin kadro olarak adlandırdığı militan kadınların  politik faaliyete yirmi dört saat ayırmasına engel oluyordu. Eğitimli de olsalar ev işlerinin çoğu kadınlar tarafından yürütülüyordu. Bunun ortaya çıkardığı genel durumu  şöyle özetliyor yazar: “Evli olanlar kocaları ile yemek, temizlik, çamaşır konusunda sık sık tartışıyordu.Çünkü ev işleri devrimci kadınlar tarafından yine devrimci karılarından bekleniyordu.Ana yemek menüsü yumurta, makarna olunca çok da yorucu olmuyordu.Daha fazlasına hem  maddi olanaklar izin vermezdi, hem de vakit olmazdı.Bu kadınlar, bir bilinç kaymasıyla,koca da genellikle devrimci olduğu için,ona hizmet etmeyi kocaya hizmet olarak değil,bir yoldaşa destek olmak olarak yorumluyorlardı.Evde geçirilen zaman son derece azdı.Gündüz ve gecenin her saatinde, hafta sonu veya bayramda,kocasının haberi bile olmaksızın İKD militanı olan kadın,şehirler arası gidip gelmek de dahil olmak üzere sokaklardaydı.” Teorik bir anlayış açıklığına varmak için kendilerini kendi öz yanılgıları ile yetiştiren bu kadınlar bu yıllarda genel olarak çok genç,  bekar, çocuksuz ve yirmili yaşlardaydı. Seksenli yıllardan itibaren kadın olduklarının farkına varmaları  feminist tartışmalar için de bir zemin oluşturmuştu.

Genellikle hafta sonlarında yapılan eğitim çalışmalarında  gündelik hayat sorunlarından kültürel alanda kadınların temsiline değin bir çok konu işlenmiştir. Kreş, konut,beslenme, faşizm, emeklilik, fuhuş, dünya kadınları, kapitalist toplumda kadın, fotoromanların anlattıkları, kitap tanıtımları dikkat çeken konulardan bazılarıdır.  Cengiz Aytmatov ve Bekir Yıldız’ın eserleri başta olmak üzere  “Edebiyatta Kadın” konusu özel olarak işlenmiştir. Kızım ve Aşkım(Muazzez T. Berkant), Sodom ve Gomore(Yakup Kadri), Ay Büyürken Uyuyamam(Necati Cumalı), Boynu Bükük Öldüler(Yılmaz Güney)  yanında Bekir Yıldız ve Leyla Erbil’in eserlerinde kadınlar başlıklı eğitim notları bulunmaktadır. Kitapların değerlendirilmesinde izlenen yöntem ise şöyledir: “Bu kitaplar kadın bakış açısı ve sosyalist bir yaklaşımla değerlendirilmiştir. Kadınları aşağılayanlar ve süs bebeği gibi gösterenler eleştirilmekte, kadını kamu alanında ve sosyalist mücadele içinde gösterenler ise övülmektedir.”

12 Eylül askeri darbesinin ardından İKD’li Gönül Dinçer, Beria Onger, Şeyda Talu, Zülal Kılıç, Ayşe Coşkun, Ayşe Vassaf, Çiçek Yağcı, Yüksel Selek gibi isimlerin yurt dışına sürün gitmek durumunda kalmaları  Batı ülkelerinde 1960′lı yıllardan itibaren yükselen  ikinci dalga feminizm literatürü ile tanışmalarını sağlamıştır.  Ne var ki  askeri darbe onların Türkiye’de kalan İKD mensupları ile 1989′a kadar  bağlarının kopuk olmasına sebep olmuş; bu kopukluk ise   feminizm tarihinin başka türlü yazılmasına neden olmuştur. Gönül Dinçer bu noktada şunları söylemektedir: “Türkiye’de 80′li yıllarda  ikinci dalga feminist  hareketi başlatanlar İKD’liler olmadı; ilk fikri atan biz olmadık.  Ama ikinci dalga feminizmin geç kopyası olarak Somut Dergisi çerçevesinde çıkan yazılarla Türkiye’de feminizm tartışmaları başladığında, kendisine  yandaş olarak bulduğu kadınların arasında önemli bir  kol İKD’den gelenler oldu. Bu gerçek. Feminizmin etrafında biriken bir kadın potansiyeli olduysa bunun önemli bir kolu İKD’lilerdi.”

Bugünkü terminoloji ile hem feminist hem de Marksist bir yapı olan İKD’nin kadınların toplumsal mücadeledeki varlıklarını önemsemeyen/görmezden gelen  sosyalist ve  onu bir kadın hareketi olarak görmeme ile  yok sayma  siyasetini sürdüren  feminist hareketler tarafından ciddiye alınmamasını sorunsallaştıran bundan dolayı da uzun bir cevap olarak da tasarlanan Kızıl Feministler yetmişli yıllar Türkiye’sinde solun  kadınlarının bir bölümünü anlamak ve başka toplumsallıklarla benzerlik ve farklılıklarını anlamak bakımından önemli bir çalışma.

Emel Akal, Kızıl Feministler, İletişim Yayınları, 2011, 315 sayfa.

Dünyabülteni >>

Leave a comment

Tasfiye 47

Tasfiye 46

Panel Notları

Yazar Girişi

Tasfiye Arşivi

istatistik

  • 137Bugün okunanlar:
  • 5542Aylık okunma:
  • 80Bugünkü ziyaretçiler:
  • 3661Aylık ziyaretçi:
  • 143Günlük ziyaretçi:
  • 0Şu anda online olan ziyatçiler: