Haz
7
2011

“Cevdet Bey ve Oğulları” Romanı

TOKAD (Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği) seminerlerinde bu hafta Sümeyye Avşar, Orhan Pamuk’un ilk romanı olan “Cevdet Bey ve Oğulları”nı tahlil etti. Avşar, aşağıdaki tespitlerde bulundu:

-Romanın asıl ismi “Karanlık ve Işık”tır, hatta bu isimle 1979’da Milliyet Roman Ödülü’nü almış daha sonra Cevdet Bey ve Oğulları ismiyle yayımlanmıştır.

-Orhan Pamuk’un ilk romanı olması sebebiyle de kahramanlar kendi yaşadığı ve büyüdüğü çevredendir. Roman 1905 yılından 1970’lere kadarki Türkiye’nin modernleşme sürecini Nişantaşlı yani burjuva bir aile aracılığıyla anlatıyor. Bu anlamda aile romanı denilebilir. 1905’ten 1970’e kadarki süreçte yapılan tepeden inme inkılâpların, aslında değişmeyen halkta nasıl iğreti durdukları kitabın kapağından da aşikâr. Eski moda bir ev, yine eski bir masa ve vitrin; duvarın bir tarafında Enver Paşa, diğer tarafında ise Mustafa Kemal ve İnönü, aralarında bayrak; yine resimde iğreti duran, yeni açılan kapitalist pazarın ürünleri vita yağ, sana yağ, yedigün, tursil; vitrindeki Sultanahmet Camii ve Mevlana…

-Kitap üç bölümden oluşuyor, yani üç nesilden birinci nesil Cevdet Bey; henüz evlenmemiş, Abdülhamid’in son yıllarında yaşayan ilk Müslüman tüccar. Bu özelliğiyle Osmanlının son dönemleri ve Cumhuriyetle birlikte oluşan yeni Müslüman zengin sınıfı temsil ediyor. İkinci nesilse Cevdet Bey’in oğulları; Refik ve Osman… Ve Refik’in arkadaşları Muhittin ve Ömer. Son olarak Refik’in oğlu Marksist bir ressam olan Ahmet… Aslında tüm romanda ortak zemin, kahramanlar hayatın anlamını arıyorlar. Çünkü bir anda tüm insani değerlerin paraya evrildiği bir dönem, üstelik insanın üstünde bir güce de inanmıyorlar. Yalnızca Cevdet Bey Müslüman olduğunu kabul ediyor diğerleri içinse önemsiz bir ayrıntı, gelenek.

-Cevdet Bey çok fazla ahbabı olmayan yalnız bir tüccardır. Beyoğlu’nda ufak bir dükkânı vardır, ismi “Cevdet Bey ve Oğulları, İthalat-İhracat-Nalburiye”dir. Oysa bu ismi koyduğunda henüz evlenmemiştir ve ithalat ihracat değil yalnızca nalburiyelik yapıyordur. Hayatta iki amacı vardır; batılı anlamda bir aile ve dükkânını büyütüp para kazanmak… Nitekim öyle olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında depoladığı şekeri çok yüksek fiyata satar. Büyük bir konak alır, tabii bu hayallerine yakışan da bir kızla evlenmiştir. Nigan Hanım eski bir vezir olan fakat artık konağında likör ve konyak içerek göbek büyüten bir paşanın kızıdır. Cevdet Bey’in dini de ideolojisi de paradır çünkü “Abdülhamit devrilecek” derler “bana para mı kazandıracak” der. Abisi ise Fransa’da eğitim görmüş bir Jön Türktür. Abisi Nusret, Cevdet Bey’in tam tersi davası için canını verebilecek bir tiptir. Revolüsyon, Republique diye dolanıp durur. Türkiye’den ve halktan nefret eder hatta verem olmuştur ölecektir ama “sakın doktor çağırmayın, içeriye bu iğrenç pis ülkenin karanlığı girmesin!” der. Bu ülkeye “bütün paşaların kanlarının Sultanahmet’te gürül gürül akacağı kanlı bir ihtilal” gerektiğini söyler.

-Yani Cevdet Bey toplumun düşünmekten korkan, ne duysa bu komplocuların işidir diye ilişmeyen, kurduğu tüm ilişkileri para yahut statü için olan zengin bir sınıfı temsil eder. Tabi bu sınıf cumhuriyet sonrasında yapılan inkılâplarla daha da güçlenir. Nusret ise toplumdan bihaber üstelik ondan nefret eden fakat onu kurtarmaya çalışan aydınları (?) temsil eder. Çünkü çelişkinin içindedir, örnek aldığı üstadların yani batılı yazarların anlattıkları toplum farklıdır. Dolayısıyla halka uzak bireyselleşen, yalnızlaşan tipler çıkar ortaya.

-İkinci bölümde Işıkçı soyadını alırlar. Cumhuriyet ilan edilmiştir 1936 yılıdır. Büyük bir ailesi vardır Cevdet Bey’in. Yine toplumu karakterize eden 3 kişi vardır; Cevdet beyin oğlu Refik ve arkadaşları -Muhittin ve Ömer… Üçü üniversiteden arkadaşlardır o yıllarda her şeyle alay ederler, hiç kimse umurlarında değildir sürekli buluşup poker falan oynarlar ancak artık her birinin farklı bir düşüncesi vardır.

-Ömer Londra’ya gitmiş 4 sene orada eğitim almıştır. Kendini Balzac’ın “Goriot Baba”sındaki Rastignac olarak tanımlar. Yani bir fatihtir, bu hayatta yanlış giden bir şeyler vardır ve bu onları düzeltecek, sıradan insanlar gibi olmayacaktır. Fakat sıradan bir şekilde zengin olmak ister bunun için demiryolunda mühendislik yapar.

-Demiryolları güya millete hizmettir. Ancak romanda da vurgulandığı gibi bir zengin sınıfı yaratır. Çünkü bu yolların yapımından ciddi manada kâr eden genelde parti üyelerinden oluşan bir “efendiler” sınıfı vardır. Mesela rayları döşeyen tek bir kişi vardır o bu işleri yaptıktan sonra Nişantaşı’nın neredeyse yarısını satın alır… Böyle böyle daha onlarcası vardır. Bu güya inkılaba hizmetin sadece parasal boyutu, bir de asıl nedeni var: devletin elinin değmediği bakir alanlara devletin tahakkümünün, zorbalığının daha kolay ulaşması için bir araçtır. Kapitalist yayılma için bir araçtır. Daha çok köye daha çok asker çıkarılarak daha fazla Kürt köyünün yakılması, daha çok müslümanın darağacında sallandırılmasıdır. Güya sanayi de istihdam adına daha çok köylüyü zor şartlarda ağır çalıştırıp üç kuruşa def ederek aç bir işçi sınıfının oluşmasıdır.

-Rastignac’ın hayatın çelişkilerine halkın sorunlarına bulduğu çözümse(?) bir efendi olmaktır. Yani nefret ettiği kişilerden biri olmak… Bunun için bir milletvekilinin kızıyla evlenmek ister daha sonra aile hayatını çok bayağı bulur evlenmekten vazgeçer ve bir toprak ağası olur.

-Muhittin ise melankolik bir şairdir Beyoğlu meyhanelerinde sürekli içer, çirkindir hatta bununla övünür yoksa bir şair olamayacağını düşünür. 30 yaşına geldiğinde iyi bir şair olmazsa intihar edeceğini söyler. Tıpkı Albert Camus’un Absürd Felsefesi gibi hayat anlamsız ve boşluktadır onun için. Yani Camus’un “Ben isyan ediyorum, çünkü bu dünya tecavüz, zulüm ve zorbalık üzerine kuruludur. Bu dünya benim insan olma endişeme karşıdır!” dediği gibi Muhittin de isyan eder ama isyan ettiği yaşama karşı bir alternatifi yoktur. Ancak bir gün Ötüken dergisinden Mahir Altaylı ile tanışır ve Türk Urukçusu olur. Artık düşünmez ve sorgulamaz çünkü bir Türk milliyetçisi olarak hissetmek gerektiğine inanır. “Türçülüğün coşkusunun aleviyle akıl ışığını söndürmeliyim” der. Aslında aptalca şeylere inandığını bilir ama doğruluğunu bile sorgulamaz inandığı davanın çünkü önemli olan bir şeye inanmaktır. Muhittin’in serüveniyse AP’den milletvekili olarak son bulur.

-Aslında sorgulamadan düşünmeden bir davaya sarılmak tuhaf gelse de hiçbir inancı olmayan arafta sallantıda amaçsız biri için herhangi bir şeye tutunma ihtiyacı doğaldır. Çünkü hayatı iyi bir şair olmak gibi soyut basit anlamsız bir amacın değeri kadardır. Bunu değerli kılmak ister bu yüzden önüne uzatılan ilk dalı tutar böylece bir gayesi olmuş olur. Zaten Ömer’de de bunu görürüz. Toplumdaki ezen ezilen çelişkisini görür, devletin yaptıklarının işlevsiz, yalnızca bir kandırmadan ibaret olduğunu düşünür ancak kendine somut bir amaç atfeder “Rastignac olmak”, sonunda da bir kasabada yaptırdığı konağında tek başına satranç oynar ve sarhoş olur…

-Cevdet Bey’in oğlu Refik önceleri eşiyle vakit geçiren mülayim bir burjuva çocuğudur. Cevdet Bey’in ölümüyle hayatını son bulacağını fakat hiçbir şey yapmadığını düşünür. Bir bunalın dönemi geçirir. Bu sancını sonunda bir “Köy Kalkınma Planı” oluşturur. Bunun için Voltaire, Rousseau okur. Hatta Rousseau’nun İtirafları’nı tıpkı Kur’an okur gibi her dara düştüğünde bunaldığında defalarca okur. Köy kalkınma planı işte çevre köylerinin birleştirilmesiyle merkezi bir şehir oluşturulacak böylelikle modern insana sunulan fırsatlar, teknolojiler köylülere de ulaşacaktır. Tabii bakanlardan falan onay alamaz zor güç yayımlanır kitabı. Değersiz görürler, hatta bununla ancak Köylü Cenneti kurulur derler. Refik “ tabii ölümlü biri olarak ne haddime kuram oluşturmak” der… Yani süregelen paradigmayı oluşturanlar ölümsüzleşmişlerdir. Bunun üstüne söz söyleyenler yalnızca ötüşüp durular.

-Daha sonra Refik de toplumda ki ilerlemenin yani Işık’ın kültür reformuyla olabileceğine inanır. Bunun için de yayınevi açacak ve batının kült eserlerini halka okutturarak kültürel kalkınma hareketi oluşturacaktır. Daniel Defoe’nin  Robinson Crusoe’u çevirmekten başlar işe…

-Üçüncü bölümdeyse Refik’in oğlu Ahmet, Goya hayranı sosyalist bir ressamdır. 1970’de muhtıra verilmiştir. Ama darbe olmasını istemez çünkü ordunun yaptığı darbenin sol devrim değil yalızca faşist bir darbe olacağını düşünür. Bağımsız bir sosyalisttir TİP’e destek vermez. Galatasaray mezunudur Nişantaşı’nda yaşar ama burjuvaya kini vardır, halkı kurtaracaktır…

-Roman bu şekilde sonlanır. Orhan Pamuk yine olaylara dıştan bir pencereyle bakar ve ideolojilerin insanlardaki karşılığının çelişkilerini, sallantılarını ortaya koyar. Ki genel olarak romanlarında tüm ideolojilerin boş olduğunu anlatır. Elbette yazarın bir romanda, değindiği sorunlara çözüm bulmasını bekleyemeyiz. Yalnızca sorunlara, acılara, insanlığa dokunabiliyorsa bu da yeterdir ki bunu becermiş denilebilir. Aslında Pamuk bu anlamda insanları anlatır. İnsanlardaki tutarsızlığı çizer. Anlattığı dönemdeki “Halka Rağmen, Halk için” yapılan inkılâpların -totaliter faşizan ihtilaller- nasıl iğreti, tutarsız olduğunu gösterir kişilerin hayatlarındaki boşluktan ve çözümsüzlükten…

Haber: Elif Aydın

Leave a comment

Tasfiye 47

Tasfiye 46

Panel Notları

Yazar Girişi

Tasfiye Arşivi

istatistik

  • 190Bugün okunanlar:
  • 7339Aylık okunma:
  • 120Bugünkü ziyaretçiler:
  • 3579Aylık ziyaretçi:
  • 149Günlük ziyaretçi:
  • 3Şu anda online olan ziyatçiler: