May
8
2020

Çelişen – Tuğba Ekinci

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Hiç birbirine çarpan kuş

gördün mü havada.

Ama insanoğluna gelince

üstelik yerde,

neler olduğunu biliyorsun.”

Ece Ayhan

İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz. Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabında böyle diyordu Tanpınar. Niceliğin egemen göründüğü bir çağda şairin insanla ilgili kararı ise kötülüğün niceliksel ve radikal artışıyla paralel görünüyor. Kadim soru, insanın neliği olarak görünüyor görünmesine de, insan kelimesinin içi sözgelimi Habil’de mi karşılık bulacak Kabil’de mi?

Habil ve Kabil hikâyesinde, alegorik olarak insanın iyilik ve kötülük olarak tasviri, yani çekişmenin diyalektik imkânları, bir anlamda aklın kötücül baskınına rağmen iradenin iyimserliğini sürdürmeyi mümkün kılabiliyor. Sözgelimi Kur’an-ı Kerim de insanı cahil ve halife olmak arasında bir tereddüdün ortasına yerleştiriyor. İnsanı hem öyle hem böyle kavramanın edebî alandaki verimi bile tek başına bunun kanıtı gibi. Romanlar, öyküler.. Olabildiğince çok insanla karşılaşıyor, türlü halleriyle insanı orada tanıyoruz.  Gerçek dünyadakileri  insan kardeşlerimiz olarak tanımamız da bu sayede; kendimiz dâhil insan olmaya yabancılaşma ihtimali de, çoğu kez ikisi birlikte. Özdeşliğin aynı zamanda onulmaz uzaklığa yok açması gibi bir şey bu.

Dostoyevski mesela, Tolstoycu ve Hristiyanca/soyut insan sevgisinin süreğidir bir yönüyle; öte yandan insanlardan nefret eden çelişkili karakterleri ve kendilik olarak insanın acizliklerini tüm trajikliğiyle vermesinde bulduğumuz ustalığıyla Tolstoy’u aşmış görünür bize.

Oğuz Atay’da da sürer gelenek; eksikli kahramanlar varoluşçu bir yapaylıkla insanlardan adeta nefret ederek kendini var kılarken zaman zaman da insan kardeşlerine merhametle karışık bir sevgiyle dolmakta, Atay’ın karakterleri tam da bu çelişkide ete kemiğe bürünmektedir. Babaya Mektup öyküsü bu açıdan kusursuz bir örnek. Evrensel çakışmalarla beraber, Türkiye’nin ruhunu veren bir yerellik metni aşina kılar.

İçinden geçtiğimiz bu günlerde de büyük ölçüde eşitsizliğin, mesafelenmenin getirdiği uğursuzluğun sırf mesafe almakla sağaltılabilir zannedilmesi; normale dönüş beklentisinin görünen veçhesi bu.

Benlik asıl narsizmle değil, başka olanla irtibat kurarak güçlenecektir.

Empati, iletişim, insanı  öncesiz sonrasız salt tekil olarak alan kişisel gelişim dilinden çok ötede, örneğin başkasıyla tartışırken, onun gerçekliği ile karşı karşıya geldiğimizde bile kaba olmamak: “biri kaba davranınca camlar bile sarsılıyor”dur mesela bilerek bunu.

Tanpınar’ın ifadesi gibi insanoğlu insanoğlunun cehennemi midir sahiden? Belki de Tarkovsky’nin Solaris’indeki gibi, insana insan gerekiyordur.

Düğümü çözmek güç, fakat belki de bir kararı bunca çetrefil kılan da bu, insanın insanla münasebeti sürekliliğini bu tekil/çoğul imkân(sızlığ)a borçlu.

 

Leave a comment