Mar
5
2019

Ve evet – Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

 

Sonsuz nur, sonsuz ışık, sonsuz huzur ile uyuyordu. Gecenin ona ne getirdiğinden, penceresinin dışındaki dünyada neler olduğundan, hangi el yazmasının bir kez daha gecenin saklayabilirliği kullanılarak toprağın derinliklerine gömüldüğünden, rüyalarının en derinine daldığını gösteren yüzüne penceresinden değen kesik gece ışıklarından, nereden geldiği bilinmeyen gecenin ıslak havasının bir sevgiliyle buluşur gibi saçlarında süzülmesinden… Ve evet. Akşam haberlerinde, magazinlerde çıkmayan; hayatın diğer yüzünde saf ve öz kalan ne varsa tüm hepsinden habersiz olarak küçük bir ölüm provasındaydı.

Uyuyordu.

Penceresinin içeriye açılan tarafında bahsedilmeye değer tek şey onun uyuması değildi elbette. Çalışma masasının üzerinde uykusuna yenik düştüğünden dolayı zar zor bırakabildiği şiir mi, deneme mi, öykü mü olduğu anlaşılmayan kelimeler demeti duruyordu. Artık misafir de kabul etmeyen kitaplığının içine almadığı birkaç kitap yerde küçük apartmancıklar halinde diziliydi. Çalışma masasının bir tarafına emanet gibi iliştirilen çekmecesinin içerisinde ise şüphesiz ki daha bitirilmeyi bekleyen şiirler, yazılar ve tükenmez kalemler vardı.

Yamandı odasından geceye ulaştırılan haber. Bu kafa karışıklığı, bu düzenli dağınıklık, bu silik heyecan… Hepsi yamandı. Demiştim ya, hayatın diğer yüzüne ait habersiz olduğu ne varsa hepsi yamandı. Yabandı. Nasıl tanımlanabilirdi ki işte, farklı idi.

Ve tüm bunların üzerine gözle görülenler yetmiyormuş gibi aklının parçaladığı bazı şeyler de odanın içerisinde idi. Çığlıklar, hıçkırıklar, ağlayışlar, korkular… Ve her şey. Her duygu hali. Bulunan ve bulunmayan ne varsa hepsi. Biliyordu. Onlar da bu odanın bir parçasıydı. Mutlaka öyleydi çünkü öyle zamanlar oluyordu ki adım atamıyordu; ayağına takılıyordu hüznü, kalbine takılıyordu hıçkırığı, gözlerine takılıyordu insanlıksız’lığın sulu belirtileri, kulaklarına takılıyordu hayatın ders olarak taktığı küpelerden daha çok çocuk iniltileri… Ve evet. Yamanlıklardan başka kayda değer hiçbir esprisi olmayan şu üç metre karelik dört duvar arasında bedenine takılan ne varsa ağırlaştırıyordu onu her anlamda, sendeletiyordu. Düşmüyordu ancak daha dehşetli olanını tadıyordu: düşmekten korkuyordu. Her an bu korku içindeydi işte. Üç metrekarelik alanda üç trilyon ve bilmem ne kadar şey bedenine takılıyordu kısacası.

Ne olduğu henüz belli olmayan kelimeler demeti değil, bastırdıkça kendisini esir alan duygular demetiydi hazin ve acı olan.

Demiştim ya, hayatın diğer yüzüne ait habersiz olduğu ne varsa hepsi yamandı. Yabandı. Nasıl tanımlanabilirdi ki işte, farklı idi.

Biliyordum, bunların hepsini. Gözle görülen veya görülmeyen ne varsa biliyordum. Ben düşünceleriydim onun. Anlayacağınız bir ilahi bakış açısından daha kutsaldım. Yanılabilirdim çünkü. Aynı o gecede olduğu gibi. Unutulmasın ve kızılmasın bana. Benim yanılmam, onun da yanılması demekti. Düşünceleri vasıtasıyla… Ve evet. İnsanı sadece kalbi değil düşünceleri de yanıltabilir. Ne salt akıl, ne salt yürek. Akleden bir yürek gerekti bu gece vardiyasına. Ben düşünceleriydim sadece onun. Yanılabilirdim. Aynı o gecede olduğu gibi.

O gece, her şeyin sustuğu yerde odasının geceye hançer gibi sokulduğu o gece… Ölüm provasındaydı, bu doğru. Ancak uyumuyordu, uyuyamıyordu. Bir saniye bile olsun uyumamıştı da.

Çünkü hiç uyanma belirtisi olmadan, her zaman dimdik durmaya çalıştıkça avuçlarına düşen başını uyuduğu sanılan çalışma masasından aniden kaldırmıştı. Ve yarım kalan kelime demetine birkaç çiçek daha serpiyordu. Ölüm provasına, düşünmesine ara vermişti. Onunla birlikte gece de hiç bitmeyecekmiş gibi sonsuza uzayan dinginliğine ara veriyordu. Kuşlar, şafağın ilk habercisiydi. Ötüşlerinden önce başka bir günde daha unutulmaya hazırlanan kanat sesleri kulaklarına takılıyordu. Gününün ilk irkilişi yine bu sesle idi. Hayat böyleydi, alışmak dediğimiz şey sadece sözdedir, dedirtiyordu. Her şafak söküşünde duymaya alıştığı ancak ilk duyduğu zamanki ürpertisiyle hala irkildiği bu kanat sesleri değişmez bir gerçekti. Belki bu yüzdendir ki ağır başı şafağa kurulmuş bir saat gibi bu sesle yeniden irkilme arzusu için aniden ayaklanıyordu. Ağır başı, ayaklanıyordu. Hayatının tüm zıtlıkları içinde bu hiç de anlamsız, şaşırtıcı, gereksiz bir cümle değildi.

Kanat sesleriyle birlikte penceresinin içeriye açılan tarafında zıddıyla değişime uğrayan birçok şey vardı. Yüzüne değen gecenin kesik ışıkları yerini tam kararlılıkla insanı tokatlayan bir kızıllığa bırakıyordu; saçlarında süzülen gecenin ıslak havasının yerini iş başı yapmak için yahut bilmem hangi patronun gözüne girebilmek için erkenden yola çıkanların metallerinin cızırtısı alıyordu. İşte tam bu sırada, kulağını tırmalayan bu sesle gününün ilk irkilmesini elemli bir şekilde karalayarak geride bıraktı. Patronu olan kaleminin gönlüne bu vardiyasında da girememesinin çaresizliğiyle kalemini hınçla kâğıdın üzerine bıraktı. Iraktı. Geceden kalma bu kelimeleriyle gönlü arasındaki mesafe ıraktı. İki elini çalışma masasına sertçe vurup, onlardan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. Çalışma masasına iliştirilen çekmecesinden kâğıt hışırtıları ve tükenmez kalemlerinin yuvarlanma sesleri geldi. Eğer biraz daha önemseyip kulak vermiş olsa idi kelimelerinin serzenişlerini de duyabilirdi. Ama duymadı. Sendeledi. Gece vardiyasında olduğu gibi bedenine takılan ne varsa onu sendeletti. İşte o vakit anladı, kanat sesleriyle birlikte penceresinin içeriye açılan tarafında zıddıyla değişime uğrayan birçok şey vardı ancak aslolan şeyler değişmedi, değişmezdi. Sendeledi. Ancak düşmedi. Biliyordu ki her zamanki gibi bu sendeleyiş, gece vardiyasının -namı diğer yazı mesaisinin- son dakikalarıydı. Kulaklarını tırmalayan seslere daha fazla katlanamayarak tüm gece boyunca uyanık kaldığı sandalyesine sızdı kaldı. Nefesleri yavaşladı ve uzadı. Herkes işine yeni başlarken o mesaisine son vermişti. Sonsuz nur, sonsuz ışık, sonsuz huzur ile uyuyordu. Gecenin ona ne getirdiğinden, penceresinin dışındaki dünyada neler olduğundan, hangi el yazmasının bir kez daha gecenin saklayabilirliği kullanılarak toprağın derinliklerine gömüldüğünden… Ve evet. Sabah haberlerinde, soğumuş kahve bardaklarında, gazetelerde fark edilmeyen, hayatın diğer yüzünde saf ve öz kalan ne varsa tüm hepsinden habersiz olarak küçük bir ölüm provasındaydı.

Uyuyordu.

Geceden geriye kalan tek şey ise, o yazdıkça ne olduğu daha da belirsizleşen bu kelimelerdi:

“Sana nasıl anlatmalıyım bilmiyorum.

Bir şehrin geceye nasıl tutulduğunu, karanlıkların kıskıvrak yakaladığı kimsesiz yürekleri, hıçkırık sesleriyle titreyen pencerelerin loş ışıklarını, şehrin sessizliğinden daha ıssız insan bedenlerini, bir mecnunu uykuda yakalayıp boğazlayan şair kelimelerini…

Bilmiyorum nasıl anlatmalıyım sana.

Kalbimde feveran eden bu geceyi… “

 

Leave a comment