Haz
13
2015

Metal direnişinden geriye kalanlar

IMG_2680

 

İşçi direnişleriyle toplamdaki siyasi mücadele arasında nasıl bir ilişki olması gerektiğine ilişkin tartışmalar Bursa’daki metal direnişinde teorik ve pratik boyutlarıyla bir kez daha öne çıktı.

12 Eylülle beraber sendikaların yozlaştırılıp adalet mücadelesinin terörize edilmesiyle birlikte egemenler önemli mevziler kazandılar. İşçiler, yoksullar, alt sınıflar hak arama ve adalet mücadelesini olması gerektiği gibi veremez oldular. Hemen her mücadele bölücülük, darbecilik, teröristlik olarak suçlandı. Bugün bu suçlamalara “Gezici”lik yaftası da eklenmiş durumda.

TOFAŞ ve Renault fabrikalarında işçilerin satılık sendikaya karşı yükselttiği mücadele birçok bakımdan önemli. Türk Metal-İş adlı derin sendikanın işçileri sermayeye köleci mantıkla adeta pazarlama misyonuna karşı ayaklandı emekçiler. Bu sendika, üstlendiği misyonla paralel bir şekilde sermayenin hizmetkârı olarak çalışmaktadır ve işçiler bu misyona karşı ayaklanmıştır.

Tam da bu noktada örgütlülük tartışmaları devreye giriyor. İşçilerin önemli bir kısmı sendikalardan nefret eder hâle gelmiş durumda. Yaşadıkları fiili tecrübe onları elbette haklılaştırıyor. İşçilerin dışında da bu tartışma sürdürülüyor. Örgütlülük iyi mi kötü mü?

Kendini bu memlekette 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesiyle gösteren neoliberal saldırganlık kapitalist tahakkümün önünde hiçbir engel bırakmamayı kafasına koymuştu. İdeolojik ve siyasal tehdit potansiyelleri tırpanlanarak şeklen varlığını sürdürmesine izin verilmiş sendikalar kontrol aracı işleviyle kodlandılar. Örgüt olarak tanımlananlar bunlar ise eğer öncelikle bu fotoğrafın iyi analiz edilmesi gerekiyor.

Terörize edilerek ya da sermayenin ve onun kollayıcısı devletin yancısı olarak işlev gören bir örgüt elbette hak ve adalet mücadelesinin yürütücüsü olamaz; bilakis o mücadelenin saptırıcısı olarak çalışır. Tabloyu bu şekilde okuduktan sonra yapılması gerekenin ne olduğuna dair önerilere odaklanmak gerekiyor.

Devlet-sermaye baskısı ve sendikaların satıcılığı karşısında kolu kanadı kırılmış, siyasal rolü tüketilmiş, çalışma koşulları ağırlaştırılmış, ücretleri buharlaştırılmış işçilerin öfkesi yıkıcı ve kurucu bir mücadeleyi nasıl verecektir ya da bunu gerçekten verebilecek midir; mesele budur.

Bursa’daki işçi direnişinde öne çıkan vurgu sendikaların gereksizliği çerçevesinde gelişti. İşçilerin öz örgütlenmelerinin sendikayı aşan bir nitelik ve yeterliliğe sahip olduğu işlendi ancak bunun kocaman bir aldatmacadan ibaret olduğu değişik sûretlerle pek yakında görülecektir.

İşçiler için Türk Metal-İş tecrübesi olumsuz kanaatleri pekiştirmiş olabilir ancak bu sendikanın ideolojik mahiyetinin görülememiş olması açık söylemek gerekirse işçi sınıfının zaafıdır ve emek düşmanı faşizan rejim lehine bir kazanımdır. Sahte sendikanın varlığı şimdiye kadar bir şekilde işçiler tarafından reddedilememiştir. Bunun nedenleriyle birlikte tahlili zorunludur ki öncelikli gerekçe kapitalizmin işleyişinin bütün ayaklarıyla birlikte görülememiş olmasıdır.

Emekçi sınıfların metal sektörünün mahiyetine ilişkin kökensel bir eleştiriyi dillendirdiğine de bu direniş dönemi -özel muhabbetler dışında- şahitlik etmiş değil. Buna ilişkin en ufak bir emare de yok açıkçası. Dolayısıyla emekçi sınıfların kurucu iradesinden bahsetmek bu düzlemde oldukça zor… Ayrıca işçiler arasındaki milliyetçi/muhafazakâr motivasyonun direniş sürecindeki dışavurumu da başka bir zaaf olarak açık bir şekilde gözlemlenebildi ki bu mevzuda esaslı çalışmalar yapılmalı.

Örgütsüzlüğü kutsayan, kökensel kavrayışa odaklanmayan, ücret odaklı işçi direnişlerinin kurucu irade olamayışları siyasal mücadelenin enerjisini verimli planlama bağlamında dikkatle ele alınmalıdır. Sendikaların karşılıklı olarak şeytanlaştırıldığı bir zeminde kazanan sermaye çevreleri olacaktır.

 

 

Leave a comment