Eyl
3
2010

On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik

On beş kişilik minibüste yirmi beş kişiydik. Ben annemin kucağında oturan kardeşimin hemen yanı başındaydım. Yan tarafımda başka bir teyze vardı, neredeyse üzerime yıkılacakmış gibi oturuyordu. Geçen yıl da böyle bir yolculuk yapmıştık. Tecrübeli sayılırdım yani artık. Yedi veya sekiz saattir yoldaydık. Sadece bir yerde durmuştuk. Artık iyice bunaldım. Ne zaman varacağımızı sorduğum annem mütebessim çehresinden başka bir şeyle cevap vermiyordu. Ön koltuklardaki amcalar bağıra çağıra konuşuyorlar, anlamakta zorlandığım konularda tartışıyorlardı. Sanırım seçimlerden, memleketin durumundan bahsediyorlardı. Teyzeler her zamanki gibi suskundular. Onlar kalpten kalbe bir konuşmadır tutturmuşlardır mutlaka. Arkalarında bıraktıkları çocuklarını düşünüyor, onlarla konuşuyor olmalıydılar.

On beş kişilik minibüste yirmi beş kişiydik. Bilemiyorum ben de yirmi beş kişi arasında sayılıyor muydum? Minibüsümüzün yeknesak sesi bir ninni gibi kulaklarıma değiyor, beni oradan alıp başka yerlere götürüyordu. Annemle beraber bu ikinci yolculuğumuzdu. Geçen yıl da pamukta çalışmak için Çukurova’ya gitmiştik. Anne ova gerçekten çukur mu, soruma annem tebessümle yetinmeyerek yüksek sesle gülmüştü. Annem, canım annem, ben seni kaç defa böyle gülerken görebildim. O zaman bir kamyonla gitmiştik çalışmaya. Kamyon bizi bir beşik gibi sallıyordu ya yine de köyden ayrılıp başka yerlere gitmekten hoşlanmıştım. Şimdi bir minibüsteydim. Koltuklarında rahatça yolculuk yapacağım ümidi arabamız tıka basa doldukça iyice kaybolmuş, üzerime bir karamsarlık çökmüştü. Taze fındık yeme hayali bile kendime getirememişti beni.
On beş kişilik minibüste yirmi beş kişiydik. Kavruk tenli amcalarla yolculuğun başından beri hemen hiç konuşmayan teyzeler arasındaydım. Benim gibi birkaç çocuğun yanı sıra annelerin bırakamadığı bir iki bebek de vardı aramızda. Arada ağlıyorlardı, sıcaktan bunalanları teskin etmek kolay olmuyordu. Bu cehennem sıcaklarda yolculuk aslında tam bir işkenceydi ya başka çare yoktu. Nadiren de olsa sürücümüzün teybi kapattığı oluyordu. Komşu bir amcamız vardı, sesi de kendi gibi yanık. Bir ağıt tutturuyordu. Arabada derin bir sessizlik. Aracın tekdüze motor sesinden başka hiçbir şey yok. Anneme bakıyorum gözlerinden bir damla yaş süzülmüş, benim minik kalbim yerinde değil. Sevdiğine kavuşamamış bir yoksul genci hikaye ediyor amcanın söylediği ağıt. Ağıt bitiyor, kimse konuşmuyor.
On beş kişilik minibüste yirmi beş kişiydik. Belki de daha fazlaydı ya, biz çocuk olduğumuz için sayılamamışızdır mutlaka. Fındık toplayacak annem, ben de ona yardım edeceğim. Kardeşime sahip çıkacağım muhtemelen, çuvalları sırtlanacağım. Anlattığına göre Çukurova gibi düzlük değil, insan ayakta zor dururmuş, dağ bayır memleketler. Fındığı çok yemeyeceğim, yeni fındık hem hasta eder hem de sahibi kızar. Abim ve ablam köyde kaldılar, oralara sahip çıkacaklar. Babam inşaatlarda ya, şimdi hangi şehirde hatırımda değil. En son kurbanda gördüm onu. Elini öperken yabancı biriyle bayramlaşıyormuşum gibi geldi. Senede birkaç defadan fazla görüşemiyoruz. Hala büyümeyecek misin sen, diye başıma okşar gibi vurdu, bir şey anlamadım, korktum babamdan.
On beş kişilik minibüste yirmi beş kişiydik. Annem benim her şeyim. Ondan asla ayrılmam. Arabamızda da beni anneme çok yakın olduğum için kınadılar. Anlayamadım onları. Halbuki konuşurlarken hepsi geride bıraktıkları evlatlarını sözlerinin arasında hasretle anıyorlardı. Galiba zayıf görünmekten utanıyorlardı. Onları sevdiklerinden ayıran yoksulluklarına lanet ediyorlar ama bunu belli etmemeye gayret ediyorlar. Ben annemi seviyorum, annem de beni seviyor.
On beş kişilik minibüste yirmi beş kişiydik. Yolculuk uzuyordu. Tartışan amcaların nefesleri kesilmişti sanki. Teyzelerin ve çocukların çoğu uyuyakalmışlardı. Ben, annem ve kardeşime yaslanıyor, uyumamak için kendimi zorluyorum. Havasızlıktan bunaldığımız minibüsümüz aynı tekdüzelikle yoluna devam ediyordu. Kaptanımız sigara üstüne sigara içiyor, ağırlaşmış havanın yanında bir de sigara kokusuyla bizi tamamen boğuyordu. Bir dalıyor bir uyanıyorum. Uyukladığım aralarda fındık bahçelerinde koşuyorum. Bizim oralarda bir arada pek göremediğim korkunç bir yeşillik içindeyim. Fındık yapraklarının naifliği çocuk yüreğime ayrı bir neşe veriyor. Henüz göremediğim fındık dallarına annemin yaptığı salıncakta kardeşimle birlikteyken hiçbir derdi yanıma yaklaştırmıyorum. Annem ve diğer teyzeler, amcalar ve çocuklar çuvallara doldurdukları fındıkları atlara yüklüyorlar. Bizim oralar gibi düz değil, dağ bayır buraları… Anneme bu insanlar nasıl ayakta kalıyorlar diye sormuştum da annem her zamanki gibi yine gülmüştü.
On beş kişilik minibüste yirmi beş kişiydik. Rüyamda fındık bahçesinde kardeşimle sallanırken, annem kardeşimi ağır çuvalların altında emzirirken, kazada biz ölmemiştik henüz. Karıncalar gibi fındık bahçesine yayılırken rüyamda, cesetlerimiz yola yayılmamıştı daha. Hiçbirimiz kurtulamamışken yoksulluğun öldürücü pençesinden bir de karşımıza kamyon olup çıkan talihsizliğe boyun eğmemiştik henüz.
On beş kişilik minibüste yirmi beş kişiydik Anneme doğru korkuyla uzanan ellerimle donuklaşan cesedim, hayatının ilk adımında acılara teslim olan kardeşime sımsıkı sarılırken bir elini bana uzatmaya çalışan annemin bahtsız bedeniyle ne kadar da uyumluydu..

Related Posts

Yazar hakkında

Leave a comment