Haz
22
2012

İktidarda İnsan – İkbal Zeynep Dursunoğlu

Bir süredir iktidar sorununa kafam fena halde takılmış durumda. Dünyada iktidar hırsının sebep olduklarını gördükçe tüylerim diken diken oluyor. Yanı başımızdaki AKP iktidarı iyi bir örnek. Bu insanlar siyasal sistemin tam anlamıyla kilitlenip anlamsızlaştığı bir dönemden bir çıkış yolu olarak, bir sürü umut taşıyarak iktidara geldiler; güzel şeyler de yaptılar. Demokratikleşme yolunda bir sürü adım attılar, askeri dizginlediler, ekonomiyi toparladılar, yıllardır komşularıyla sorunlu olan ülkenin dış ilişkilerini sıfır soruna doğru götürdüler.

Bugünse içeride ne kadar despotsa dışarıda da o kadar saldırgan bir yönetimle karşı karşıyayız. En küçük bir eleştiriye tahammül gösterilmiyor, akademisyenlerden, öğrencilerden, gazetecilerden, kimden gelirse gelsin. Tek bir muhalefet kalmadı. Irak’ta, Suriye’de iktidarlar devirme, Ortadoğu’da efendi olma peşinde koşuyor başbakan, bugün Suriye’yi getirdikleri noktada günde ölen insan sayısı krizin başındakileri kaça katlıyor. Savaş çığırtkanlıklarına Esed’in yaptığı katliamlar bahane edilirken Bahreyn’de olanları kimse konuşmuyor. Onu bir yana bırakın, köylülerimiz bombalanıyor, çocuklarının parçalarını topraktan arayıp bulmak zorunda bırakılan ailelerine bir başsağlığı dilememek için tuhaf tuhaf başka tartışmalar atıyor ortaya Erdoğan. Sonra cezaevleri! Dehşete kapılıyorum.

Benzer bir şeyle İran’da da karşılaştık. Bakanlar kurulunu, içinde iki kanepeyle bir sehpadan başka bir şey olmayan küçücük bir odada toplayan, ülkesindeki en parlak yıllarını mütevazı toprak bir evde kiracı olarak geçiren bir liderin önderlik ettiği öylesine kansız devrimin arkasından daha bir nesil geçmeden ülkenin içine düştüğü şu kepaze duruma bakın. İşkenceler, sorgusuz sualsiz ve süresiz tutuklamalar, insanların beynine takılmayan çalışılan kelepçeler. Aynı diktatörlük göstergeleri; bizde orada, her yerde. Çok korkunç.

Suriye’deki, Libya’daki, İsrail’deki, Yemen’deki ihtiras, kibir. Başkalarının canı üzerinden yapılan siyaset, ticaret. Ve nihayetinde sonları da hep aynı olmuyor mu üstelik? Daha topu topu kaç yıl önce Kaddafi’nin, Saddam’ın sonu ne idi? Netanyahu’nun aklını ne kadar yitirmiş olduğunu, içine düştüğü paranoyaları görmüyor muyuz? Kimsenin zulümle abat olmadığı ortada; Allah’ın verdiği mühlet dolana kadar biraz oyalanabiliyorlar ancak.

Yani eninde sonunda devrilecekler, hepsi yıkılıp gidecek. Tüm kalbimle inanıyorum buna. Asıl ürpertici olan, onların yerine geçeceklere dair duyulan endişe. Şu soru uçuşuyor kafamızda: Temiz bir iktidar imkânsız mıdır?

Bu soruyu böylesine çetrefilli kılan, sorunun gerçek içeriği elbette. Düşünün, nihayetinde tarihin bütün zorbaları da insandır. Cehennemin yedi kat dibinden insanlığın vicdanına zulmetmek için püskürüp gelmediler, hepsi endişeli birer anneden doğdu. Ömürlerinin önemli bir kısmında senden benden bir farkları yoktu: Yarına dair kişisel küçük endişeleri, korkuları vardı, korumak istedikleri çocukları vardı, haberini duyunca ağladıkları ölümler vardı. Hitler de, Kaddafi de, Esed de, Stalin de, Bush da, son yıllara kadar Erdoğan da, aralarındaki onca ideolojik farklara rağmen böyleydi ve o ideolojik zıtlıklar sonlarının birbirine benzemesini engellemedi. Birdenbire mi o hâle gelir insan?

Belki Stanford Hapishanesi deneyini duymuşsunuzdur. 1971’de ABD’de Stanford Üniversitesi’nde uygulanmış bir psikoloji deneyiydi. Yetmiş erkek öğrencinin içinden psikolojik olarak en sağlıklıları olarak seçilen yirmi dört kişi, üniversitenin psikoloji binasının bodrum katında dekore edilmiş kurgusal bir cezaevi ortamında rastgele dağıtılan mahkûm ve gardiyan rollerini paylaştılar. Deneyin yanılmıyorsam iki üç hafta sürmesi planlanıyordu, fakat sonuçlar o denli şok edici oldu ki altı gün sonra kesmek zorunda kalındı. Gardiyan üniformaları giyen sıradan üniversite öğrencileri durduk yere kendilerini sözde mahkûmlara ağır eziyetler ederken buldular. Onları nedense insan olarak görmüyorduk, diye açıklıyor gardiyan rolü oynamış bir öğrenci deneyden sonra. Mahkûmlar başlarına gelene boyun eğmiş sürüler hâlinde kendilerine verilen bütün aşağılayıcı işleri yapıyor, gardiyanların ağır hakaretlerine tahammül ediyor, sonra da koğuşlarına çekilip yatıyordu. Aslına bakarsanız mahkûmlarla gardiyanlar arasında çok büyük farklar da yoktu, hepsi sıradan üniversite öğrencisiydiler, zaten sonraları hepsi de kendilerinde meydana gelen büyük dönüşüme hayret etmişlerdi.

İşte sorun da zaten buradan başlıyor. Yani rol icabı dahi olsa küçücük bir otoriteyle insan böyle değiştirebiliyor mu? İnsanoğlunun içinde nasıl bir canavar açığa çıkmayı bekliyor? Yani senin, benim, hepimizin içinde. Kendimize dönüp sormamız gereken soru bu.

Brecht’in oyunu Sezuan’ın İyi İnsanı, soruyu çok daha derinleştirerek yaklaşıyor konuya. İnsanın içinde bir ikiye bölünüşten söz ediyor. İyilik meleği genç kız Shen Te’yle zorba kapitalist Shui Ta’nın aynı insanda nasıl bir araya gelebileceğini; üstelik de acımasızlık ve yalanların annelik güdüsü gibi, yardımseverlik arzusu gibi en temiz duyguları, hayatta kalma mücadelesi gibi en doğal çabaları korumak için ortaya çıkabileceğini haykırıyor, gözlerimizin önüne insan varlığının en sahici halini koyarak. Dahası, zorba ile meleğin birbiriyle çatıştığı kadar birbirini besleyen, koruyup kollayan, etkileyen ve aslında birbirinden temelde beşer oluş, beşeri oluş açısından çok da farklı olmayan güçler olduğunu görüyoruz. Zalimi zalim yapanın bazen iyilik duygusunun ta kendisi olduğunu gösteriyor Brecht.

Sözlerim yanlış anlaşılmasın; amacım beşeriyetin bünyesinde barındırdığı çamur ve ilahi ruhu yan yana koyarak bugünün ve geçmişin zulümlerini meşru kılmak, firavuna anlayış göstermek değil. Aksine, bizatihi o çamuru ve ilahi ruhu aynı anda benliğinin en derininde her an taşıdığını bilmenin insana yüklemesi gereken sorumluluktan bahsediyorum. Yerin göğün kaldırmaya cesaret edemediği emaneti yüklenecek kadar zalim ve cahil olan insanın trajedisi budur zaten. Platon’dan Kant’a kadar okuyup durduğumuz tüm siyaset filozofları, adil bir iktidarı mümkün mertebe kalıcı kılabilmenin yollarını aradılar, birçoğu da ne kadar adil ve özenli olursa olsun her rejimin nihai olarak yozlaşacağından dem vurdu. Bu diyalektik, Kuran’da da aynı şekilde yerini bulur; sünnetullahtır bu.

Brecht’in çizdiği tabloda en az insanlar kadar ikiyüzlü olan tanrılardan yana umut yoktu. Şeriati’nin Ümmet ve İmamet’i veriyor bu umudu belki. Bu açıdan, Peygamber ehlibeytinin döneminde bulacağımız örnektir bize umut veren. Temiz bir iktidar, hırsla, ihtirasla kirlenmeyen, adaleti ve hakkı ayakta tutan doğru bir insan/insanlar vardır, hem de birer melek değil, gerçek, etten kemikten, içinde çamuru da taşıyan insanlar olarak şu dünyada, çok da uzak olmayan bir yerde yaşamışlardır, olması gerekenle realitede var olan birbirine eş olabilmiştir, mümkündür.

Yani iktidarın yozlaşması iktidar kavramının bizatihi kendinden kaynaklanmıyor demek ki. İktidar algısından kaynaklanıyor, insan faktöründen. İktidarı yozlaştıran da güç hırsına kapılan insan oluyor. Ve güç hırsına kapılmak çok kolay, her birimizin içinde orada bekliyor çünkü. Bu yüzden bu kadar çok örneği var. Yani bu demektir ki, rejimlerin sonradan yozlaşması, insanda bir umutsuzluk değil, sorumluluk duygusu doğurması gereken bir olgu. Yeryüzünün halifeliği ağır bir emanet, sürekli duyarlılık ve nefisle mücadele istiyor; insanlar veya toplumlar, ellerine geçirdikleri güçle biraz gevşedikleri veya Stanford mahkûmları gibi iradeyi elden bıraktıkları anda çürüyor. Yani bugün yeniden mümkün kılınacak temiz bir iktidar, o iktidara gelecek rejimin olduğu kadar halkın da sorumluluğu; Hegel ne derse desin, yeryüzünün halifesi olmak sorumluluğu hepimizin omzunda.

Zalim eninde sonunda, biz bir katkıda bulunsak da bulunmasak da düşecek, diyalektik bunu gerektirir. Mesele, bizim kendimize düşen sorumluluğu yerine getirmek adına ne yaptığımız. Çünkü bilmeliyiz ki, biz bir şey yapmadığımız sürece bu devrimler gecikecek, kendi nefsimize yaptığımız zulüm olacak bu. Sonunda da bizim yerimize bu işi yapacak başkaları olacak. Ama biz gerçekten inançla ve kararlılıkla, bir değişim getirmek için harekete geçtiğimiz anda çok şey değişecek. Çünkü Allah Sezuan’ın tanrılarına benzemiyor, adalete inanarak kıyama geçen herkesin arkasında. Ve dünyayı yıkacakmış gibi kibirlenen zalimlere gelince, kâinatın akışı içinde “onların tuzakları bir örümcek yuvasından daha zayıftır.”

2 yorum+ Add Comment

  • Güzel bir yazı..her ne kadar suriyeyi getirdikleri nokta, esedin önplana çıkartılıp bahreyn görmezlikten geliniyor gibi tümcelerine katılmasam da genel anlamda olumlu bir yazı..ve ben şahsen şuna inanıyorum : iktidar ya da güç sadece koltuklarda değil herkesin hayatında bir şekilde var olan birisine karşı kuvvet üstünlüğümüzü de kapsadığını düşünüyorum..dolayısıyla konumumuz ne olursa olsun insanı çığrından çıkaran şey Allah korkusu taşımaması veya umursamamasıdır..eğer sorumluluk bilinciniz yeterine gelişmişse iktidar konumunuz ne olursa olsun kolay kolay yoldan çıkamaz, insanlara zulmedemezsiniz..adı ister müslüman ister başka bir şey bir insan yaptıklarının hesabını vermeyeceğine veya verse bile önemsiz olacak değerde görürse o insanı zulumden alıkoyacak hnagi güç olacak..ve inan yapabildiğini yapmaya devam edecek..

  • Temiz bir iktidar imkânsız mıdır?
    Evet insanlık tarihine bakıp ne yazık ki olumlu bir cevap veremediğim bir soru. tevhid ve adeletin hakim olmadığı/ olamadığı bir dünyada yaşıyoruz. Tevhid adına adalet adına bunca zulüm işlenirken temiz bir iktidar için umut bağlamak çok ta kolay olmuyor. Ama tabi ki imkansız değil. tarihin çok çok az zaman dilimlerindede olsa insalık temiz iktidara tanıklık yaptı.sonuç olarak çok güzel bir yazı olmuş. Yazarımızın eline yüreğine sağlık. Yazarımızın yeni yazılarını bekliyoruz.

Leave a comment