Nis
19
2012

Suriye’de madalyonun her iki yüzüne de görmek | Faruk İbrahimoğlu

Suriye’deki halk ayaklanmamasının diğer devrimler kadar süratli sonuç vermemesi, bir taraftan hukuki mekanizmalar kullanılarak uluslar arası toplumun ve kamuoyunun baskısının artmasına neden olurken diğer taraftan da psikolojik harp unsurunu devreye sokarak propaganda süreçlerine hız verilmesine, gerektiğinde dezenformasyon unsuruna daha fazla başvurulmasına neden olduğuna hep birlikte şahit oluyoruz. Baas Rejimi direndikçe daha fazla kan akıyor, değişim beklentisi içerisinde olan taraflar süreci hızlandırmak için ellerinden geleni yaparken, rejim yanlısı güçler de vakit kazanmak, gerekirse karşıt güçleri oyalamak için benzeri araçlara başvuruyor. Burada ne uluslararası kamuoyu dediğimiz Batılı güçler ne de Suriye rejimi masum değil. Ancak su götürmez bir hakikat var ki, bölgede ayaklanmalar, temelde Amerikancı, yolsuzlukçu, başarısız ve aciz rejimlere karşı başlamıştı. Zira Arap halklarının yaşadığı dram, trajedi ve travmadan sorumlu olan tarafın, iktisadi olarak neo-liberal, siyasi olarak Amerikan yanlısı, İsrail’e sorun çıkarmadan varlığını sürdüren rejimler olduğu düşünülüyordu. Zira bu rejimlerin dışarıya bağımlı ve işbirlikçi yapılarının, yolsuzluklardan ve devlet acziyetinden ayrı düşünülemeyeceği varsayılıyordu. Rejimin Amerika’ya ve dış güçlere bağımlılığıyla vatandaşını hor gören, hizmet üretmek yerine insanının önüne sürekli bürokratik engeller koyan devlet anlayışı arasında birebir bir ilişki ve korelasyon kuruluyordu.

Öyle ya, 30 yıldır Mısır’a hükmeden Mübarek rejimi bir taraftan İsrail’in her türlü aşağılamalarına ve saldırılarına ses çıkarmaz ya da sahte kınamalarla geçiştirirken, öte yandan da kurduğu rüşvet çarkı ve yolsuzluk mekanizmasıyla milyarlarca doları kendi yakın çevresine ve ailesine aktarmıyor muydu? Mübarek’ten 7 yıl daha az iktidarda kalan Zeynelabidin bin Ali yönetimi, ülkenin bütün zenginlik kaynaklarını hortumlarken, yer altı  ve yerüstü zenginlikleri adaletsizce dağıtırken aynı zamanda İsrail’le alttan alta ilişkiler geliştirmiyor muydu? Kaddafi, iktidara geldiğinde (her ne kadar darbeyle de gelmiş olsa) son derece samimi, dürüst, temiz bir profil çizdiği halde, 80’li yılların başlarında, Lockerbie olayından sonra sırf iktidarını korumak için Batılı güçlerle koordineli hareket eden bir diktatöre dönüşmemiş miydi? İktidarını koruma güdüsü, aynı zamanda az nüfuslu bol gelirli, kolay yönetilebilir bir ülkeyi babasının çiftliği gibi yönetmesine, petrol gelirlerini har vurup harman savurmasına yol açmamış mıydı? Sahte bir anti-emperyalist söylem kimseyi kandıramadı, Kaddafi’nin Batı karşıtı gibi duran söylemi, dünyanın hiçbir yerinde karşılık bulmadı, söylemin dengesizliği ve ciddiyetsizliği, kendisine müstehzi bir tavır şeklinde geri döndü.

Ancak Arap Birliği’ni kurmak için mücadele veren, Arap halklarını Sovyet ve Batı Bloğunun getirdiği bağımlılığın prangalarından kurtarmak isteyen Cemal Abdünnasır için aynı şey söylenebilir mi? Ülkemizde çeviri furyasıyla büyük ölçüde İslamcı çevreler içinde yerleşmiş bulunan İhvan literatürü, eleştirel bir gözle yeniden okunduğunda, işlediği tüm hatalara, Seyit Kutup ve Abdülkadir Udeh cinayetlerine rağmen Abdünnasır, diğer bütün Arap liderlerinden farklı bir profil çizmekteydi. İsrail’e karşı köklü bir direniş başlatan, ilk liderdi. İsrail karşısında mağlubiyetle sonuçlanan yenilgilerin mimarı dahi olsa, kimse onun samimiyetini sorgulamıyor, ihanetle suçlamıyordu. Zira 67’de İsrail’e karşı mağlup olduysa 1956’de de İngiltere, Fransa ve İsrail’in oluşturduğu ittifakı yenilgiye uğratmıştı. İran’da Musaddık neyse, Mısır’da da Nasır oydu.

Bütün bu veriler göz önüne alındığında Arap Baharı olarak isimlendirilen sürecin Batı yanlısı diktatörlüklere yönelik bir hareket olduğu algısı yaygınlık kazanıyordu. Ancak muhalif güçlerin Libya’da giderek Batı yanlısı söylemi benimsemesiyle başlayan kırılma, Suriye’deki intifada ile yeni bir boyut kazanmış oldu. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Arap devrimleri başladığı sırada, kendilerinin İsrail’le ilişkisi ve Batılı güçlere karşı duruşu bakımından diğer yapılardan ayrıldığını, dolayısıyla bu süreçten etkilenmeyeceğini söylemesi, bu yaygın algının açık bir kanıtıdır. Dolayısıyla Batı yanlısı rejimlere karşı başlayan tepkinin Suriye devleti gibi yapılara yönelmesinin altında yatan gerçekliğe eğilmek gerekiyor.

Bu frekans değişiminin ilk nedeni, Suriye rejiminin kişi diktatörlüğü üzerine kurulu yolsuzlukçu, kayırmacı, adaletsiz yapısıyla (her ne kadar samimiyeti sorgulanabilir de olsa) Batı karşıtı tutumunu kendinde birleştirmiş olmasıdır. Ancak bu Batı karşıtı yönelimin, ilkelerden hareketle belirlenip belirlenmediği noktasında ciddi şüphelerin varlığı, Suriye’nin bir samimiyet testine tabi tutulmasına yol açmaktadır. Zira dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı olan Baba Esed’in askeri bir darbe korkusuyla Şam’a dönmesi neticesinde Golan Tepeleri’ni İsrail’in insafına terk etmesi,  Birinci Körfez savaşı sırasında açıkça Batı ittifakından yana bir tavır alması ve Irak’ın işgaline giden sürece meşruiyet kazandırması, hep soru işaretlerinin doğmasına neden olmuştur.

İkinci husus, Suriye rejiminin İran, Rusya ve Çin eksenini tercih etmesi acaba uluslararası sistemin adaletsizliğine yapılan asil bir başkaldırı mıdır yoksa kendisinden özgürlüklere ilişkin hiçbir talepte bulunmayan, içe kapalı Baasçı yapının ürettiği adaletsiz mekanizmaya itiraz geliştirmeyen Çin-Rusya eksenini kendi iktidarını sağlamlaştıran hatta bunun da ötesinde sistemi meşrulaştırıcı bir unsur olarak gören, onu kullanan, istismar eden bir tutum mudur? Zira Batı ile ilişkiler kapalı yapılar için bir risktir. Dünya Sisteminin sahipleri, her ne kadar çıkarları gerektiğinde diktatörleri destekleseler dahi, bu rejimlerin içe kapalı yapısını zamanla dönüştürücü bir işlev görmektedirler. Uluslararası sisteme katma çabaları, liberal ekonomik çizginin benimsenmesi, zamanla diktatör yapıların aşınmasına, dışa açılmasına, göreli de olsa şeffaflaşma politikalarına hız vermekte, süreç diktatörlerin iktidarını yitirmeleriyle sonuçlanmaktadır. Bunu çok iyi bilen Suriye rejiminin tercihini Çin-Rusya ekseninden yana yapması çok da şaşılacak bir durum olmasa gerektir.

Üçüncü unsur ise, Arap baharında Batı’nın manipüle etme çabalarının kısmen de olsa başarılı olmasıdır. Bu saptırma çabaları, devrimlerin diktatörleri devirerek zafer kazandığı ülkelerde sürdüğü gibi, devrimlerin henüz başarıya ulaşamadığı ülkelerde de etkisini sürdürmektedir. Yemen ve Bahreyn neredeyse Arap Baharı konseptinin dışında bırakılmış, devrimler denince neredeyse sadece Tunus, Mısır, Suriye ve Libya hatırlanır olmuştur. Uluslararası ve ulusal medyalar bütünüyle Suriye’ye odaklanırken, Yemen ve Bahreyn, Arap Baharı’nın üvey evladı muamelesi görmektedir. Mısır ve Tunus’ta İslami hareketler hizaya getirilme ve terbiye operasyonuyla karşı karşıya bırakılmaktadır. İslamcıların devrimlerin meyvesini yemesine müsaade etmek istemeyen Batılı güçler, dönüştükleri taktirde hem bütün direniş hareketlerine hem de İslamcılara müreffeh ülke, kolay bir iktidar, savaşlardan ve çatışmalardan uzak bir hayat vaat etmektedir.

Tüm bu nedenlerden dolayı Suriye‘deki ayaklanma diğer halk hareketlerinden farklılık arz etmektedir. Buradaki dengeli tutum, bir taraftan Suriye’de hedef alınan esas gücün öncelikle İran olduğu gerçeğini teslim etmeyi diğer yandan, mevcut rejimin katliamlarına meşruiyet kazandırma gibi bir oyuna düşmemeyi gerektirir. Mevcut rüzgârın peşinde giderek vurun abalıya misali Batı eksenli furyaya kapılmamalı, mezhebi kaygıları öne çıkaran, dezenformasyona eyvallah eden hoyratça tutuma prim verilmemelidir. Öte yandan işlenen insan hakları ihlallerinin, masum sivillere yönelik hayvani şiddetin hiçbir gerekçesinin olmayacağını teslim ederek, özgürlükleri hiçe sayan Baas rejiminin sözcülüğüne soyunmamalıyız. Gerçekleri tespit etmek, yalanla doğruyu ayırmak, it iziyle at izinin birbirine karıştığı bir dönemde zor olsa da en azından medyanın öncülüğünü yaptığı gerçeği flulaştıran, kafa karıştırıcı habercilik karşısında direnmek mümkün ve bir o kadar da gereklidir.

 

 

 

 

 

Related Posts

Yazar hakkında Özgür Sahne

3 yorum+ Add Comment

  • Faruk Beyin yazısı önemli. Küreden çıkan Filistin Uğruna adlı edisyon bir kitap var. Bu kitap okunduğunda Abdunnasır’ın artı gibi görülen noktalarının çok da öyle olmadığı görülecektir. Elbette farklı Nasır… Kitap tarih yazımlarını hem Arap hem İsrail sorunsallaştırıyor. Nasır’ın hatıratı varmış. Faruk Bey bunu bir yayıncıya teklif etse ve güzel bir sunuşla çevirse keşke…
    Siteyle ilgili merak ettiğim bir şey var: Tasfiye niçin 28 Şubat’la ilgili bir haber, değini vs. yayımlamadı? Bunun AKP ile ortaklaşmamak kaygısıyla alakalı yanları var. Lakin bunu da belirterek bu konuda bir şeyler yazmak gerekirdi. Baki selam

  • 28 şubat’la ilgili eleştiri haklı fakat bunun AKP ile ortaklaşmama kaygısıyla ilgisi yok. özgür yazarlar birliği olarak geçen seneden bugüne 28 şubat’la ilgili 3 panel düzenledik ve hepsinde 28 şubat’la ilgili yüzleşme çağrısı yaptık. belki dava sebebiyle bu çağrıyı yenilemek gerekiyordu ama açıkçası konuyla ilgili yazılı bir metin elimizde yok, fırsat bulup yazamadık da. yazmak gerektiği konusunda haklısınız.

    gündemi tayin etmiyoruz fakat gündemi akp’ye yarayanlar ve yaramayanlar diye de ayıklamıyoruz açıkçası. gündemi kendi durduğumuz yerden değerlendiriyoruz. aynı şeyi bu dava vesilesiyle de yapmak gerekecektir. katkılarınızı bekleriz :)

  • 28 şubat değil ama 12 eylül yargılamasıyla ilgili bir yazı yayımlamış, kanaatlerimizi belirtmiştik. 28 Şubatla ilgili paralel kanaatlere sahibiz. Selamlar.

Leave a comment