Mar
6
2012

“Neoliberal Dönemde İslamcılık Tartışmaları” Sürüyor

Özgür Yazarlar Birliği tarafından sürdürülen “Neoliberal Dönemde İslamcılık Tartışmaları”nın dördüncü programı “28 Şubat Kırılması” başlığıyla 3 Mart 2012 Cumartesi günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde gerçekleştirildi. Tuba Metin’in moderatörlüğünü yaptığı panelde konuşmacılar Cemal Şakar, Burhan Kavuncu ve Kadrican Mendi idi.

***

Demokratik Bir Hak Olarak 28 Şubat Sürecinde Değişen İslamcılık Algısı – CEMAL ŞAKAR

LİBERALİZM, KAPİTALİZM KARŞISINDA SÖZ SÖYLEMEYEN BİR İSLAMCILIK DEVRİMCİ NİTELİĞİNİ YİTİRMİŞ DEMEKTİR

28 Şubatta neler yaşadık? 28 Şubat bir kırılma mıydı? Bunu anlamak için biraz geriye gitmek istiyorum. Özellikle 70li yıllara gitmek istiyorum. Oradan bir çerçeve çizmedikten sonra İslamcılığın bu geldiği noktayı anlamanın çok mümkün olmadığını düşünüyorum.

28 Şubatın 15. Yılı… Bir kuşak 20 yılda 25 yılda yetişir. 28 Şubat da kendi kuşağını yavaş yavaş yetiştirmeye başladı. Ben bugün 30 yaşın altında 20-25 yaşlardaki gençlere İslamcılık dendiğinde yani kendilerini İslamcı olarak addettiklerinde İslamcılığın 70li yıllardaki referanslarıyla düşündüklerini zannediyorum. O yüzden 70’li yıllar İslamcılık tarihi açısından benim için önemli.

Bildiğiniz gibi İslamcılık ilk defa 2. Meşrutiyet yıllarında dillendirilmeye başlandı. Bu tarih ilginçtir. Osmanlı’nın çöktüğü bir dönemdir. Bu dönemde çok sayıda mefkûre doğdu. Bunlar aslında çökmekte olan bir imparatorluğu kurtarmaya yönelik düşünsel arayışlardı. Bir yandan toprak kaybediliyordu. Bir yandan ümmeti kurtarmak… Tabi bunları kurtarmak için önce devleti kurtarmak gerektiğini düşünüyorlardı. İslamcılık da bu görüşlerden biriydi. Dolayısıyla bana sorarsanız İslamcılık sağcı, milliyetçi ve muhafazakâr bir ideoloji olarak doğdu. 70li yıllara kadar da böyle geldi. 70li yıllarda İslamcılık düşüncesi kırıldı. Bu kırılmada İsmet Özel’in çevirdiği Abdülkadir es-Sufi’nin Cihat adlı kitabı etkiliydi. Bu anlamda İsmet Özel’in yine üç meselesi önemli bir kitaptır. Düşünce Dergisi ve Nuri Pakdil’in katkılarıyla da İslamcılık hızla sağcılıktan milliyetçi muhafazakâr bir söylemden kurtulmaya çalıştı. Ve bana sorarsanız kurtuldu da… Ne oldu da İslamcılık sağcılıktan, muhafazakârlıktan kopmaya başladı? Burada da bazı etkenler var. Ben 68 kuşağı hareketini önemli buluyorum. O dönemlerde 68 kuşağı bütün dünyayı etkilemişti. Kasıp kavuruyordu ve İslamcılar bu hareketten çokça etkilendiler. Ve daha devrimci, antiemperyalist, anti sermayeci bir tavra büründü. Yani 70’li yıllarda İslamcılık kendi bağlarından koparak devrimci bir hale geldi. Bu süreci biraz daha sürdürür gelirsek işte 80’li yıllarda İran Devrimi oldu. İran Devrimi zaten gittikçe devrimci bir niteliğe bürünmüş İslamcı düşünce için bir coşku, bir umut vesilesi oldu. Coşkular kabardı. Ve arkasından 12 Eylül oldu. Darbeler biliyorsunuz toplumun bütün kurum ve kuruluşlarını altüst ederler. Bu darbenin tesiri 2-3 yıl sürdü ve işte ondan sonra Özal iktidarı… Özal’la birlikte Türkiye batıyla ilk defa senfonik bir hale geldi. Özellikle iletişim ve bilişim alanlarında çok ciddi yatırımlar yapıldı. Biz genellikle Avrupa’yı 20 yıl, 30 yıl geriden takip etmekten şikâyet ederdik. 80’lerden sonra Özal iktidarıyla birlikte batıyla senfonik bir hale geldik. Bu senfonik hale gelmenin bizde yansımaları vardı. İşte medya özelleşti, medya patlamaları yaşamaya başladık. Televizyondan radyoya dergi çeşitlenmesine kadar…

12 Eylül belki bu kültürel ve etnik mozaiği bir arada tutabilmek için Kemalizm’i bir harç olarak kullanmak için yapıldı. Fakat bu harcın artık iş görmediği ortaya çıktı. Şerif Mardin’in kitaplarını okursanız Şerif Mardin orada açıkça “Halk İslamı”nı bu mozaiği bir arada tutacak bir çanak olarak önerir.

Aynı yıllarda Amerika’nın İslam topraklarında bir politika değişikliğine gittiği çok konuşuldu. Hatta bu da İslamizasyon olarak kavramsallaştırıldı. Amerika, İslam ülkelerinde kendi halkına çok yabancılaşmış, diktatörleri tutmakta gerçekten zorlanıyordu, ağır da bir maliyeti vardı. Bir politika değişikliğine giderek kendi halkının içinden gelen halkın değerlerini savunan, daha halkla barışık, kişileri iktidara taşımaya çalıştı. Bunları o dönem İslamcıları İslamizasyon olarak kavramsallaştırmaya çalıştım. Tabi İslamizasyon politikalarıyla birlikte “Halk İslamı”nın önünün açılmasıyla birlikte o dönemde kamusal alanlarda kendilerine çok da yer bulamayan Müslümanlar birden mikrofonların kendilerine uzatıldığını gördüler. Devlet kademelerinde görev almaya başladılar ki bu çok zordu. İşte başörtülü kızlarımız ortaya çıkmaya başladı. Onlar üniversiteye gitmeye başladı. Müslümanların ya da İslamcıların siyasi talepleri yükselmeye başladı. İşte bu talep yükselmesiyle birlikte 28 Şubatı yaşadık. 28 Şubatın üzerinde ben çok durmak istemiyorum. Biraz sonuçlarına bakalım. 28 Şubatta benim çok önemsediğim bir iki başlık var onları da başlık olarak aktarıyım. Öncelikle üst başlık olarak milli görüş diyelim.

Milli Görüş

Çok geniş halk kitlelerine ulaşmış, halkı siyasete kazandırmış, bir siyasi hareket… Milli Görüş, 28 Şubatla birlikte bir duvara tosladı. Bu anlamıyla 28 Şubat bir kırılma değildir.

30 yıllık politikalar elimizde bir bomba gibi patladı. Daha sonra rahmetli Erbakan yeni partilerle hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştı. Ama bir şey olmuştu ve halk artık bu politikaya inanmıyordu. Bu politika iflas etmişti. Buradan yeni siyaset biçimleri türemeye başladı. Onu yeri gelirse yine konuşuruz.

Bir başka başlık 28 Şubat sonrası için Medine Vesikası’nın keşfidir.

Medine Vesikası

Aslında Medine Vesikası, Müslümanlar açısından bilinmedik bir şey değildi. Ancak o döneme kadar İslamcılar hiç referans olarak almadı. Sebebi şuydu: 28 Şubat öncesine kadar 70’li yıllarda devrimci nitelik kazanan İslamcılığın, postmodernistlerin terimleriyle konuşacak olursak, bir büyük anlatısı vardı. Başta devirmek, sonra toplumu değiştirip dönüştürmek ve kendi değerleri etrafında kurmak istiyordu. Böyle olunca Medine Vesikası’na çok ihtiyaç yoktu, çünkü İslamcılar bu toplumsal konvansiyonu kendileri kuracaktı. Ancak 28 Şubatta bunun çok mümkün olmadığı ortaya çıkınca birden biz Medine vesikasını keşfettik. Burada ilginç olan Medine Vesikası’nın keşfi asr-ı saadetin keşfi değildir. Ya da Medine Vesikası üzerinden yapılan tartışmalar bir asr-ı saadet vurgusu taşımaz. Daha çok demokrasiye yapılan vurgulardır bunlar. Çünkü o dönemde zaten postmodernizm de söylem olarak yaygınlaşmaya başladı. Zaten İslamcılar uzun yıllarını modernist eleştiriyle geçirdikleri için postmodernistlerden de bu konuda yeni yeni veriler sağlamaya başlamıştı. Bu verilerle modernizm eleştirisi daha da kolay oluyordu. Postmodernizmin en önemli özelliği merkezsizliktir, çokluktur. Medine vesikasıyla bu postmodernist söylem örtüştü. Biz Medine Vesikası’nı bu anlamda, “madem biz kültürel mozaiğiz madem etnik bir mozaiğiz o zaman hep beraber yaşayalım, birlikte yaşayalım.” “İşte bunun örneği de Hz. Peygamber döneminde vardı.” gibi çok hukukluluk, demokrasi bağlamında yer aldı ve İslamcılık düşüncesi açısından bir gerilemeydi. Az önce dediğim gibi İslamcılar 70’li yıllarda devleti ve toplumu yeni kodlar üzerinden yapılandırmak niyetindeydi. Bu yapılandırmadan vazgeçildi.

Başörtüsünün Füruat Olması

Kızlar ya başlarını açmak ya da okulu bırakmak zorunda kalıyorlardı. Sakal sünnetti ama başörtüsü farzdı. O dönemde “başörtüsü füruattır” diye fetva verildi.

Kur’an’ın Bizden Devlet Kurmamasını İstemesinin Keşfi

Kur’an’ın bizden devlet kurmamasını istemesinin keşfi, 70’li yıllarda devrimci nitelik kazanan İslamcılığın iflası, bitişidir.

Bu dört başlık aslında geriye dönük keşiftir. Yani başörtüsünün füruat olması 40’larda, 50’lerde tartışılsaydı ben bunu düşünebilirdim. Ama bu duvara toslamanın sonunda her iki görüş de batıl geliyor. Bu görüşler konjonktüreldir.

Biz 28 Şubatta bir şey yaşadık geçti gitti diye bir şey yok. Bunun sonuçları var.

Bireyler ve cemaatler kendi özeleştirilerini yapmalıdır. Yoksa 20-30 yıldır modernizm eleştirisi yapmak bana şeytan taşlamak gibi geliyor. 28 Şubatın türlü sonuçları var. Bunlardan birisi demokrasidir. Birçoğumuz demokrasiye liberalliğe karşıyız. Ama kimse demokrasiye alternatif bir şey sunamaz. Olaylar karşısında demokrat ve liberal olarak tepki veriyoruz.

Hepimiz tüketim toplumunun birer parçasıyız. Gömleği çakmağı kullanıp atıyoruz. Başörtünün markasını içeri getirme gereği duymuyoruz bundan emin de değiliz. Bu eleştiriler yapılmadan modernizm eleştirisi yapmak topu taca atmak gibi geliyor.

Demokrasiyi içselleştirdiğimizin bir başka göstergesi de STK’cı İslam’dır. İslamcılık makro politikalarda söz söyleyemediği için mikro politikalara eklemlenmek zorunda. Bugün geldiğimiz nokta araya araya, düşüne düşüne geldiğimiz bir nokta değil. 28 Şubat bizi bu günlere getirdi.

28 Şubattan sonra İslamcı söylem yine sağcı muhafazakâr bir söyleme dönüştü. Bugün liberalizm, kapitalizm karşısında söz söylemeyen bir İslamcılık devrimci niteliğini yitirmiş demektir.

Şu an STK’ların yaptığı şey: “Madem biz devlet kurmayacağız, o zaman hükumetler üzerinde baskı kuralım.”

Bütün bunların karşısında bir çözüm önerimiz yoktur. Birisi var derse o kendi başına yeni bir iktidar yaratıyor demektir.

İslamcılık yeniden devrimci bir nitelik kazanmak istiyorsa kendine ait bir devlet anlayışı geliştirmesi gerekiyor. İkinci olarak bir ekonomi anlayışına ihtiyaç vardır. Bir de çağdaş bir hukuk anlayışı ortaya koymamız gerekiyor.

28 Şubatta Nasıl Bir Kırılma Yaşandı? İslamcılığın Bugünkü Hali Nasıldır? – Burhan Kavuncu

İSLAMCILAR, DEVLETLE KARŞI KARŞIYA GELECEKLERİ ALANLARDA SUSMUŞTUR

28 Şubat sürecinin aktif uygulayıcısı Nur Cemaati oldu. Cemaat, “başörtüsü füruattır” fetvasına dayanarak başörtüsü yasağını kendi okullarında kurumlarında ateşli bir şekilde herhangi bir müdahale olmadan kendisi uyguladı. 28 Şubatın aktörlerinden Çevik Bir, “irticanın ılımlısı olmaz” diyordu. Yine Amerika’da 28 Şubattan hemen önceki gün yaptığı basın toplantısında “ben ve arkadaşlarım karar aldık, gerekirse zor kullanarak Refah Partisinin hükümet kurmasına izin vermeyeceğiz.” diyordu. 95 Aralık’ında yapılan seçimlerde birinci Parti Refah Partisi idi. Bütün engellemelere rağmen 96 Haziran ayında Refah Partisi, DYP ile koalisyon olarak başbakan oldu.

Bütün engellemeler ordu merkezli… Ordunun yanı sıra belli başlı sermaye grupları, belli başlı güç odakları ve medya… Hep birlikte engel olmak için bütün güçlerini kullandılar. Engel olamadılar ve Hoca başbakan olduktan hemen sonra genelkurmay başkanlığına brifinge çağırdılar. Brifinge hoca 5 dk. geç kalmıştı. Genelkurmay kapısında hiç karşılama olmadı. Sıradan bir vatandaş gibi genelkurmay binasına girdi. İrticanın siyasi temsilcisinin Milli Görüş olduğu söylenmiş. Milli Görüş hareketinin yükselişi grafiklerle gösterilmiş. 10 yıl içinde şeriatın gelebileceği tehlikesi olduğunu buna engel olunacağını brifingde vermişler. Hoca baskılara boyun eğmeyebilir miydi? Bunun tam analizini yapma imkânımız yok. Belki bundan 20 sene sonra somut veriler ortaya çıkarsa değerlendirilebilir. Brifingden 5 gün sonra tüm ikna çabalarına rağmen imzalamak zorunda kaldı.

28 Şubat sürecine kadar İslami çevreler düzenin sahiplerini rahatsız eden eylemliliklerde bulunabiliyorlardı. “Kahrolsun laik düzen” denebiliyordu. Tabi burada özeleştiri yapmamız lazım. Düzen kuracak birikimimiz var mıydı? Mevcut düzeni değiştirmek ve yerine yeni bir düzen inşa etmek belki uzun süreli toplumun katmanlarında gösterilecek entelektüel bir çaba olabilirdi. Kimliği oluşturma sürecinde çocukça heyecanlarla meydan okuma tavrına girildi. Tabiî ki meydan okuma tavrı sizi yok etmek isteyen düşmanlar tarafından tehlike olarak değerlendirildi. Tabi bunlar sadece laik güçler ve Müslümanlar arasında gerçekleşen bir süreç değildi. 1990’da “yeni dünya düzeni”ne geçildikten sonra NATO’nun stratejik konseptinde değişiklikler olmuştu. Soğuk savaş sürecinde oluşan yapılanmalar değiştirilmek istendi. NATO da düşmanını değiştirmek zorundaydı. Tek kutuplu dünyanın karşısında 3. dünya ülkelerinden yükselen İslami uyanış hareketleri vardı. Bir NATO ordusu olarak Türkiye ordusu da MASK (Milli Askeri Stratejik Konsepti) da düşmanını değiştirdi. 28 Şubatta bunu ilan etti. Şimdiye kadar MASK’ta birinci tehdit olarak dış güçler vardı. Bunlar değişti. “Birinci tehdit artık irticadır.” denildi. Bu küresel gelişmelere paralel bir gelişmeydi. 28 Şubat postmodern bir darbeydi. Daha önceki darbelerdeki gibi insanlar hapishanelerde işkencelerden geçirilerek uzun süreli tutulmadı. Sadece üniversiteden atılma, eğitimine sorma devlet kurumlarından uzaklaştırıldılar. Daha öncekilere göre yumuşak olmasına rağmen halkın değerlerini hedef alma bakımından da kurumsal yaptırım uygulayan ilkokullara kadar varan fişlemeler yapıldı. O dönemki İslami potansiyel buna başlangıçta güçlü bir tepki veriyordu. Ama bu tepki Milli Görüş hareketinin çabuk geri adım atması, pes etmesi, gerekse Fethullah Hoca cemaatinin bu direnişi kıracak tavırlar alması, potansiyeli söndürdü. Edebiyat Fakültesinde 1500 başörtülü eylem yaparken Gülen’in açıklamasından sonra bu sayı elliye yüze indi.

28 Şubata kadar İslami Hareket bir halk muhalefeti şeklindeydi. Bu halk muhalefeti örgütsüz, lidersiz olması, siyasi bilinçten uzak olması, dolayısıyla reaksiyoner tepkisel ama daha çok uzlaşmacı bir muhalefetti. Demokrat Parti’nin iktidarından sonra da siyasi partilerin verdikleriyle yetinen bir muhalefet tarzında devam etti. İslam’ı halk muhalefetinin bu sağcı karakteri özellikle DP’den sonra soğuk savaşa kadar batı yanlısı, Rusya karşıtı, ani komünist bir özellik kazandı. 70’lere kadar sağcı muhafazakâr bir kimlikle geldi. 70’li yıllardan sonra bu İslamcılık bağımsız, milliyetçilikten uzak sağcılıktan ayrıştırarak bir kimlik oluşturmaya çalıştı ama bunun tam da başarılı olmadığı kanaatindeyim. Geleneksel halk muhalefetiyle benzerlik gösteren bir İslamcılığımız vardı. Sisteme muhalefet noktasında pragmatik tercihleri ilke edinen sistemin uygulamalarına karşı bir muhalefet orta koymayan, sadece dindarlıkla ilgili bir İslamcılık… Sistemle çatışmak yerine devletin dış politikasına aykırı olmayan Bosna, Çeçenistan mitingleri yapıldı. Ama Kürt meselesi devletin politikalarıyla karşı karşıya gelmek zorundaydı. İslamcılar burada susmuştur. Ezilen halkın sorunlarına dini olmayan konu başlığı olduğu için ilgi gösterilmedi. İslamcılıkta sağcı bir anlayış vardı. “Kapitalizme karşıyız” benzeri söylemlerin slogan düzeyinde kalması bu egemen politikalara karşı halkın yanında yer almak, toplumsal muhalefet adına konuşmak İslamcılıkta hiçbir zaman yer almadı. Dolayısıyla 28 Şubattaki yozlaşma ya da dönüşümde kolay bir altyapıya sahipti. Milli Görüş gömleğinin çıkarılmasıyla beraber İslamcılık gömleklerinin hep beraber çıkarılması çok da zor olmadı.

28 Şubat Sürecinin Küresel Altyapısı, İslamcı Mahalleye Yansımaları ve Yapılması Gereken Pratikler-KADRiCAN MENDİ

 ZAAFIMIZIN SİYASALLAŞAMAMAK OLDUĞUNU FARK EDEMİYORUZ

28 Şubat olayını ben 90’lardan sonra bütün dünya genelinde meydana değişimlerden bağımsız olarak anlayabileceğimizi düşünmüyorum. Sovyet bloğunun yıkılmasıyla başlayan bir süreçti. O dönem Fukuyama’nın liberal demokrasinin insanlığın gelebileceği son aşama olduğuna dair tespiti beraberinde yukarıdan aşağıya siyasal, ekonomik anlamda süpürdüğü bir dönemdi. Sovyet bloğuna çarptığı zaman ezdi geçti. Gorbaçov’un Liberalizm ve Özgürlük diye çevrilen o iki tez üzerinden açılım yapma çabasıydı. Bu batı tarafından da desteklendi. Sonrasına Boris Yeltsin devraldı. Buna karşı 91 yılında KGB darbe teşebbüsünde bulunmuştu. O dönemde bütün batı dünyası Boris Yeltsin’i desteklemişti. Arkasından liberal politikalar dünyayı sarmıştı.

Türkiye’de 24 Ocak kararlarıyla beraber bu dinamizm başlamıştı. O dönemde müsteşar düzeyinde olan Özal’ın 80 darbesinden sonra iktidar olarak başını çektiği bir dizi ekonomik politikaydı. Liberal politikaların yürürlüğe girmesiyle beraber üstyapı kurumlarını zorladığı bir süreç başlamıştı. O dönemde Özal’ın şortuyla genelkurmay başkanını karşılaması benzeri olaylar yaşanmıştı. Biz bunları hatırlamayıp askerle hesaplaşmanın AKP’yle başladığını zannediyoruz. 93 yılında Özal’ın ölmesiyle bu süreç akamete uğramıştı.

(İslamcılığı ayırt etmek gereklidir. İki tür İslamcılık vardır. Birincisi Abdülhamid karşısında kendini konumlandırmış daha beynelmilel öze dönüş tezini işleyen ve adalet temasını işleyen bir İslamcılıktı. Diğeri de devlete endeksli saray merkezli Abdülhamid İslamcılığıydı. )

Siyasi tezlerini büyük oranda kaybettiği için muhalif İslamcılık Halk İslamı’na dönüştü. Özal, liberal dönüşümü bu sosyolojik tabana yaslanarak gerçekleştirdi. Türkiye’deki sosyolojik İslamcılık Milli Görüş’ün ilerisindeydi. Nihayetinde Milli Görüş bu İslamcı tezlerin altında kaldı. Aynı zamanda devletinde altında kalarak sıkıştı. Hem devlete, hem kitleye kendisini doğru anlatamadı. Velhasıl Özal’ın başlattığı süreci akamete uğratacak olarak değerlendirildi. Nihayetinde tasfiye edildi. Bu Türk askerinin son göreviydi. Dünyada arrtık böyle bir darbe görülmedi. Küresel döngü askerin rolünü bitirmişti. 90 öncesi asker hem siyasi hem ekonomik bir aktördü. Hem devleti çekip çeviriyordu. Bunun yerini teknokratlara, bankalara bıraktı. Son görevini 28 Şubatta yaptı. AKP’nin başarısı olarak görülen olay bu sürecin bir sonucuydu.

90’lı yıllarda İslamcı yapılarda bir yorgunluk vardı. Yörüngesini bulamama, tezlerini siyasal içeriğe kavuşturamama gibi bir sıkıntısı vardı. Bizde 28 Şubat eleştirisi yapılırken de bizim camiada yanlış bir özeleştiri de geliştirildi. “Biz çok siyasallaşmıştık aslında İslam bu kadar siyasal bir şey değildi.” anlayışı gelişti. Sorun aşırı siyasallaşmak olarak görüldü. Hâlbuki cumhuriyet dönemi İslamcılığı hiçbir zaman siyasallaşamadı. Ne bir program, ne de örgütlenmemiz vardı. Milli Görüş bu alanı bu yüzden doldurdu. Bundan dolayı Abdülhamid İslamcılığı olan Milli Görüş bu alanı doldurdu. Biz sadece 28 Şubatın ne kadar feci bir şey olduğunu anlatıyoruz. 28 Şubata karşı ne yaptığımızı anlatmıyoruz. Bu sırada biz ne yapıyorduk? Askeri kışlaya biz sokmuş değiliz. 28 Şubatın 15. yılında mukavva tankların üzerinde eylem yapıyoruz. 28 Şubat olurken neden gerçek tankların üzerinde değildik? O zaman yapsaydık anlamlı olurdu. Zaafımızın siyasallaşamamak olduğunu o dönemde de fark edemedik, şu anda da farkında değiliz. Çünkü şu anda da bu alanı AKP vak’ası ki AKP vakasını da ben tamamen özgün olduğunu düşünmüyorum, AKP, Menderes’ten beri süregelen bir sürecin devamı olarak görüyorum zaten AKP kendisini buraya refere ediyor. İslami camia 15 senedir tamamen iktidara odaklanarak bir yaşam alanı sağladı. Yine siyasallaşamadı. Bu kez küresel dinamiklerin tarif ettiği bir sürece dâhil olarak kendini ifade etmeye çalıştı. Cumhuriyet döneminde talip olmadığımız boşluğu dolduran AKP’ye biat ederek kendimizi ifade etmeye çalıştık. 28 Şubatın bize kazanım gibi gelen yanlarını ne pahasına elde edildiği yönünde tefekkür etmeliyiz. Fethullah Gülen üzerinde yapılan eleştirilere karşılık bu hareketi İslamcılığın içerisinde bir yere koymuyorum. Bu hareket milliyetçiliğin dindar tabanı olarak ele alınmalıdır.

28 Şubatı özetleyecek bir şey varsa “şuyûu vukuundan beter beter bir hareket” olarak düşünüyorum. O günün sabahını hatırlıyorum. Müthiş bir panik hali vardı. Aslında öyle ciddi bir şey yoktu. Birtakım öğrenci hareketlenmeleri oldu. Hayrettin Karaman’ın o dönemde yazdığı bir yazı vardı. Zorunluluk halinde başörtüsünün çıkarılabileceğini yazdı. Tam da eylemlilik halindeydi gençler. Bu yazının fotokopisi dağıtıldı İslamcıların elinde. Spontane örgütlü olmayan birtakım hareketlenmeler oldu. Bunlar da cemaatlerin tavrıyla söndürüldü. Biz de o dönem Sakarya’daki cemaatler tarafından provokatör ilan edildik. Biz İslamcı camiadan gördüğümüz tepkiyi ne hukuk cephesinden ne de polisten yaşadık. Halkın kendiliğinden gösterebileceği tepkileri de cemaatlerin otokontrolüyle sindirdik. 28 Şubatın 15. yıl döneminde buradan kendimize züğürt tesellisi çıkarmayalım. 28 Şubatın aktörlerini biz tasfiye etmedik. 28 Şubat süreci bitmemiştir. Süreç devam ettiği gibi bizim camianın tavrı da değişmemiştir.

KONUŞMACILARIN 5’ER DAKİKALIK İKİNCİ KONUŞMALARI

CEMAL ŞAKAR

“İslamcılığın siyasallaşamamasının nedeni temel argümanlarının olmamasıdır.”

Sadece darbenin kendisi postmodern değildi sürecin kendisi de postmodern oldu. Biz postmodern dönemde eşyayla ilişkimizi, doğayla ve tanrıyla olan ilişkimizi değiştirdik. Bu dönemde daha rasyonel düşünmeye başladık. 90’lardan sonra meal patlaması yaşandı. Bu mealler rasyonel düşünme sonucu yazıldı. Kur’an’la ilişkimizi daha rasyonel temeller üzerinden kurduk.

70’li yıllarda yoğun eleştiriler getirildi, getirilmeliydi de… Gelenek bize birtakım ahlaki kodlar ve sınırlar dayatır. Geleneğe getirilen bu ağır eleştiriler sonucunda gelinen süreçte bu sınırlar silikleşti. 28 Şubatın bize sunduğu yaşayış biçimiyle buharlaştı. İslamcılığın siyasallaşamamasının nedeni temel argümanlarının olmamasıdır. 28 Şubatta bizim başımıza ne geldiğini anlamak için bizim bir siyaset diline ihtiyacımız var. Bir tüketim kültürü içerisinde yaşıyoruz. Bu kendi popüler kültürünü de üretti. Ak Parti birtakım imkânlar sağlamıştır. Ancak bunu bütün toplum düzeyinde olduğunu söylemek zordur. Kendi burjuvasını yaratmıştır. Üstelik sınıflar arası uçurum büyümüştür.

BURHAN KAVUNCU

“Muhalefetin nasıl yapılacağı konusunda konuşmalıyız.”

Başbakan ameliyat oldu. Ameliyattan yaptığı ilk açıklama NATO’ya girişimizin yıldönümünü kutlamak oldu. Türkiye İslamcılarından ses yok. NATO bizi rahatsız etmiyor mu? Ak Partinin bize sunduğu imkânlar ve özgürlükler karşısında sesimizi çıkarmıyorsak bu durumu değerlendirmiyorsak bu dinimizi satmak olur. İktidarı yıpratmayalım, Ergenekonculara koz vermeyelim diyerek politikalarımızı iktidar belirliyor. Burada muhalefetin nasıl yapılacağı konusunda konuşmalıyız.

KADRİCAN MENDİ

“Bir iktidar tahlili yapmalıyız.”

Siyasallaşma noktasında Müslümanlar iktidar karşısındaki konumlarını belirlemelidir. Bir iktidar tahlili yaptık mı? Eğer yapsaydık biz AKP’yi iyi yaptı, kötü yaptı diye eleştirmezdik. Bugün İslam iktidarı olsaydı Abdülhamid olsaydı, Müslümanların söyleyecek sözümüz olmayacak mıydı?

Notları aktaran: Özhan Uçan

 

1 Comment+ Add Comment

Leave a comment