Ara
21
2011

Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki | Asım Öz

Bütün gece vakti boyunca düşünceleri sürdürme işini ebediyen yapmak zorunluluğu felsefeye yeni bir yol, yeni bir retorik aracı bulma arayışından kaynaklanır. Bu yüzden “ben yeni bir filozofum” demek isteyen her filozof abartılı bir şekilde “felsefenin bitişi”nden söz eder.Yani felsefenin ölümü sızlanması aslında yeni bir felsefenin doğuşunu müjdeler. Felsefenin devamlılığı, tekrarlı doğası ancak bu şekilde sağlanır.

Alain Badiou, son yıllarda olay, patlama, yeni bir hakikat ve  bu hakikatin kendi öznesini yaratması  gibi konularda giderek daha fazla ilgi çekmeye başlayan bir filozof. Onun nazarında felsefenin geleceğinin, geçmişi gibi, yaratıcı bir tekrar olduğu anımsanırsa bunu başarıyla yapmakta olduğu söylenebilir. Bu bakımdan Badiou yeni bir filozoftur.

DEMOKRASİ VE FELSEFE

Felsefenin birinci görevinin ne olduğu konusunu gündemine alan Badiou, bu görevin  üzerinde mutabakat sağlanan düşünceleri yeniden düşünmek olduğunu ısrarla gündemde tutar. Görececiliğin  ve sürekli şüpheciliğin karşıt kutbunda mukim olan Alain Badiou’nun, siyaset felsefesinden doğan politik anlayışı, felsefenin açık biçimde ve zorunlu olarak demokratik bir  etkinlik oluşuna karşıt bir yerde, demokratik hiçbir şey barındırmayan bir felsefedir. Başka bir deyişle parlamenter siyasetin iyilikleri olarak zikredilen hususları dikkate almaz. Demokrasi karşısında büyülenme hissetmediğinden kırk yıldır oy kullanmaz. Bu açıdan Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki adlı metin filozofun söz aldığı politik vasatı anlamak bakımından dikkate değer bir metindir.

Demokratik özgürlük mefhumuyla felsefenin hakikat kavramlarını bağdaştırmanın güçlükler barındırdığını ifade eden Badiou’nun yapıtları, felsefenin felsefi olmayan alanlara bağlı olmasından yani koşullarının bilim ama aynı zamanda politika, sanat ve aşk olduğunu  düşünmesinden dolayı yeni bir sonsuz kavramına ama aynı zamanda devrimci politikanın yeni biçimlerine, Mallerme’in, Rimabud’nun, Pessoa’nın, Mandelstam’ın ya da Wallace Stevens’ın şiirlerine, Samuel Beckett’ın düzyazısına ve psikanaliz  bağlamında ortaya çıkmış olan tüm sorunların tam bir dönüşümüne bağlıdır. Özgürlüğün mutlak anlamda sınırlı olduğunu, bu noktada bir sınırlama olmaksızın politik hakikatin olamayacağını dile getiriyor oluşu önemsenmesi gereken bir noktadır.

Badiou’nun felsefe veya hakikat düzleminde demokrasiye çifte bir  anlam yüklediği de dikkatlerden kaçmaz. Onun nazarında demokrasi savunulması gereken bir politik hakikat değil, politik hakikatı bulmanın “araç”larından biridir. Felsefeyi demokrasi olarak gördüğü satırlar onun demokratik felsefeye yüklediği anlamı aşikar kıldığı kadar bu bulanık düğümü nasıl çözdüğünü de gösterir: “Felsefenin görüş açısından, demokrasi ne bir  norma, ne bir yasa ne bir amaçtır. Demokrasi yalnızca halkın özgürleşmesinin olanaklı araçlarından biridir. Tam da tıpkı matematiğin zorunluluklarının aynı zamanda felsefenin koşulu olması gibi.İşte bunun içindir ki, felsefeden demokrasiye apaçıklıkla geçemeyiz, ama yine de demokrasi felsefenin bir koşuludur.

Bu elbette “demokrasi” sözcüğünün “felsefenin öncesinde ve sonrasında” farklı iki anlam aldığını  ifade eder.”

YÖNSÜZ ZAMANLARDA YENİ KURGUNUN GEREKLİLİĞİ

Ona göre içinde bulunulan tarihsel an yönünü  kaybetmiştir. Özü bakımından yirminci yüzyıl olumsuz kahramanlık yönelimlerinin yüzyılıdır. Bu nedenle bu metnin  Yüzyıl kitabıyla paralel yanları da dikkat çeker. Badiou, 19 yüzyılın “toplumsal ilerleme” iyimserliğini 20. yüzyılda izleyen, “yeni-insanı” yaratma projesinin terk edilmesiyle başlayan bir “Restorasyon” dan söz eder. 19. yüzyıla damgasını vuran tarihsel ilerlemecilik, 20. yüzyılda, yerini, kitlesel hareketlere dayalı tarihsel bir kahramanlığa bırakmıştır. 20. yüzyılda, tarihin kendiliğinden ilerlediğine ilişkin inancın yerini, tarihi yapma projeleri alır. İnsanlar (sağda ve solda) verili düzenin ve “insanın” ufkunun ötesine geçmeye yönelik projelere yönelirler. Badiou’ya göre seksenli yıllarda başlayan restorasyonla birlikte insanlara şu dikte edildi: “Artık bir proje olmadığına göre, veya bir proje olmadığı sürece, herkes biliyor ki yalnızca tek bir çözüm var: Sermayenin kâr istenci bize ne yapacağımızı söyleyecek”. Badiou insanlığın sınıf ilişkilerine başkaldırı geleneğine ilişkin, kapitalizm tarihi içinde iki ana dalgaya özel bir vurgu yapar: 1792 (Fransız Devrimi) ­ 1871 (Paris Komünü) ve 1917-1976 . Bu iki dönemin arasında 40 yıllık bir durgunluk dönemi var. Badiou’ya göre şimdi “1968” olayını izleyen uzun arayış dönemi/  durgunluk dönemi sona eriyor olabilir. Çünkü kurucu felsefe, her zaman felsefi  olmayan  yenilikler olup bittikten sonra gelir. Dolayısıylayönünü şaşırmış zamanlarda insana düşen  en kötüye teslim olan nihilizmden ve düşüncenin umutsuzluğundan çıkış arama zamanlarında yaşadığının bilincinde olmaktır. Bu nedenle insan hangi dönemde hangi tarihsel dönemeçte olursa olsun düşünsel bakımdan doğal gereksinimlerinin ötesinde var olan şeyle bağını sürdürmelidir.

Günümüzde insanlık olarak kutsanan ne varsa  insan dışılıklar üstüne kazanılan sınırlı zaferlerin  sonucu olduğunun farkında olarak kolektif eylemeler için yeni simgesel biçimler yaratılmalıdır. Geçen yüzyılın büyük çoğunluğunda olduğu üzere, bir küresel olumsuzlama veya nihai savaş biçiminde değil, sonu gelmez çekişmeler ağının sardığı yerel olumlamalar içinde yeni hakikatleri savunmak gerekir: “ Yeni bir güneş bulmalıyız, başka bir deyişle yeni bir zihinsel peyzaj/manzara. Şu an için icadımızın ölçeği çok önemli değildir.” Badiou, klasik, bilinen ve alışılan devrimci politikanın ötesinde bulunulduğunu unutmaksızın içinde bulunduğumuz ara dönem için yeni bir icadın gereğine işaret eden devrimci politikayı savunur. Politik mücadelelerin, isyanların, devrimlerin yapısal etkilere ve sonuçlara değil anlara ve anı yakalayarak, şartları adlandırmak olduğunu düşündüğü için Tarihin Uyanışı kitabında tekillik ve evrensellik meselesi üzerinden Arap halk hareketlerini açıkça destekler.

Eşitlik meselesini özgürlükten daha çok önemsediğinden tikellik, kimlik ya da bireyselliğin ön planda olduğu modern sonrasına karşıt evrenselliği cesurca savunan Badiou, Richard Rorty gibi demokrasinin felsefeden daha önemli olduğunu düşünmez.  Devrimci politikanın hakikat paradigması olarak adaleti öne sürmesi bundan kaynaklanır. Kültürel görecelik içinde çözülerek ağırlığını kaybeden felsefi söyleme karşıt olarak Platon gibi felsefeyi hakikat olarak görür bunun neticesi ise demokratik olana mesafeli olma durumuyla belirginleşir.  Evrensellik ile çıkarların bireyselliği arasında çıkan şiddetli anlaşmazlıktan hareketle büyük demokratik politika eleştirisi yapar.

Kapitalist ekonominin dayanak olduğu her türlü çürüme içinde özellikle zihinsel  çürümeyi ele alır. Çünkü zihinsel çürüme sayesindedir ki, var olan dünyanın sanki  mümkün dünyaların en iyisiymiş gibi sunulması kolaylaşır. Mevcut durum kabul edildiğinde memnuniyete  ya da zihni çürümeye itiraz edenlerle  mücadele edilmesi/savaşılması veya  Fransa söz konusu olduğunda bütünleşmeye mesafeli yaklaşan gruplara zulmedilmesi hoş görülür.

Her görüşün diğer görüşlerle eş değerde olabileceği bir felsefi etkinliği yadsır. Doğru görüşler/ hatalı görüşler ayrımı üzerinden hakikat ile sanıyı birbirinden ayırmanın lüzumuna işaret eder. Onun sahip olduğu felsefi anlayışın temelinde, hakikatin birliği ve evrenselliği vardır. Sanıların çoğulluğunu ve göreceliği yadsıyan Badiou, felsefenin özünde var olduğu düşünülen demokratik karakteristiği yerinden eden bir söyleme sahiptir. Buna karşın dine yakın olarak tarif ettiği felsefenin politik hakikatinin verili olmasını yani Allah’ın vahiy aracılığıyla peygamberlerine ulaştırıp onların da insanlara tebliğ etmesi anlamındaki hakikat telakkisini kabul etmez.

Hakikatin politikasından söz etmenin aynı zamanda bir ayrılık politikasından söz etmek olduğunu bilerek yeni bir kurgu yapmanın gerekliliğine dikkat çeker. Çünkü “Hakikat süreci aynı zamanda yeni bir kurgu sürecidir. Böylece, yeni büyük kurguyu bulmak bir en son politik inanca sahip olmanın olanağıdır.”  Belki bu yüzden gençlik dönemiyle bugünkü durumu karşılaştırırken; “Gençliğimizde sahip olduğumuz hayalleri gerçekleştirebileceğimizi düşünürdük. Bugünse yeni hayaller yaratmalıyız. Geçmişte takip ettiğimiz genel devrimci programımız vardı. Şimdiki sıkıntı, programı da yeniden yaratmak. Eskileri artık kullanamayız” der.

Alain Badiou, Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, Çeviren: Murat Erşen, MonoKL Yayınları, İstanbul, 2011.

Dünyabülteni >>

 

 

Leave a comment