Kas
22
2010

Kutudan Yaşamlar | Mustafa Kıyak (Öykü)

Kış geldiğinde yeşil yaprakların gök mavisi ile oluşturduğu bütünlük bozulmuş, yerini çıplak ağaç dallarının gece ay ışığıyla yaptığı gizemli dansa bırakmıştı. Şehrin bu tarafının kışı daha şiddetli olurdu. Parklarda, cadde köşelerinde yatıp kalkan evsizler kendilerini daha kuytu sokaklara atar, kartondan evlerini daha bir korunaklı hale getirmeye çalışırlardı. Işıltılı caddelerin arka sokaklarında yaşama pamuk ipliğiyle tutunan yüzlerce insan vardı. Soğuk amansız bir düşman gibi kartonların arasından sızar, uykuları en güzel yerinde böler, zorla unutulan açlığı tekrar hatırlatırdı.

Saint Michel caddesini Doğu Yakası’na bağlayan caddenin köşesinde göründü ihtiyar John. Kafasında kirli kasketi, yer yer kırçıllaşmış sakalları, ayağına bol gelen postalları ve üzerinde kim bilir kaç kış görmüş paltosu ve değişmeyen yürüyüşüyle aynı sıradan güne başladı. Zengin semtlerinden birinde bir süper markette çalışan bir arkadaşı çöpe atılmış bir alışveriş arabasını onun için saklamıştı. Biraz tamirden sonra bu arabayla John eskisine göre daha rahat etmişti. En azından kutuları sırtında taşımak zorunda kalmıyordu. Kim bilir kaç defa geçtiği bu baş döndürücü gökdelenlerin arasındaki işlek caddelerde çöpleri alışılmış bir edayla süzerken insanların onu önemsemeyen hatta tiksintiyle karşılayan hallerine çoktan alışmıştı. Onu bu hayata ne sıcak bir yuva, ne bir ev ne de lüks araba bağlıyordu. Yaşama kutulardan ve şişelerden tutunuyordu. Götürdüğü kutu başına elli, şişe başına yetmiş beş sent alıyordu. Kimsesizdi, yoksuldu, çaresizdi ve evsizdi. Babası yıllar önce buraya yerleşmiş bir göçmendi. Babasını doğru dürüst hatırlayamıyordu bile. Ne olduğunu anlayamadan kendini sokakta bulmuştu.
Her semtin çöplüğü farklıydı. Tam da orda oturan insanların yaşam felsefelerini yansıtıyordu. Hiç kullanılmadan atılmış eşyalar, dokunulmadan atılmış gıda maddeleri…İyi giyimli hanımefendiler ve takım elbiseli beyler yanından geçip giderken aldırış etmeden yürüyordu. Her sabah daha güneş doğmadan yola çıkıp, caddeleri adımlamaya başlıyordu; ta ki gece olana kadar. Ertesi sabah kutuları teslim edip tekrar yola koyuluyordu. Yıllardır yaşadığı bu şehrin ve her gün adımladığı bu caddelerin sahibi gibi davranan insanları da kola kutuları ve şişeler kadar tanıyordu artık.
8. Caddede bir çıkmazda demirden yapılmış büyük bir çöp varilinin yanında kurduğu barakaya daha sonra davetsiz bir misafir gelmişti. Bir akşam geldiğinde orada yatarken bulmuştu Thomas’ı. Önce kızacak gibi olmuş sonra vazgeçmişti. Kızılderili asıllıydı. O da ara sıra kâğıt toplamaya çıkar çoğunlukla kazandığı parayla şarap alıp barakada sızardı. Uzun süredir yalnızdı. Başından bir evlilik geçmiş, yedi yıl önce ayrıldığı karısından bir çocuğu olmuştu. Sokaklara düştükten sonra irtibatı koparmış olmasına rağmen ara sıra oğlundan haber alıyordu. Onu yıpratan sokaklarda yatıp kalkması ve perişan bir hayat sürdürmesinden çok oğlunun uyuşturucu işine girdiğini duyduğunda içini kaplayan o pişmanlık duygusuydu. Sonuçta bu dünyaya gelmesine vesile olmuş ve onun bu hayata düşmesine engel olmak için yeteri kadar uğraşamamıştı. Hayatın bir türlü istediği gibi gitmediğini düşündüğü dünyada oğlunun en son kaçakçılıktan içeri girdiğini öğrenmek daha bir kederlendirmişti onu.
Akşam olduğunda yıldızlar daha bir parlaktı, dolunay şehri teslim almıştı. Üç gündür yağan kar durmuş, yerini kuru bir ayaza bırakmıştı. Sabahtan beri aralıksız yürüyen John, soğuktan korunmak için başını ve vücudunun açıkta kalan yerlerini iyice sarıp sarmalamıştı. Soğuktan buz tutmuş şişelere dokundukça morarmış elleri iyice hissizleşiyordu. Yeterince kutu ve şişe toplayamamıştı bugün. Yakacak ta pek bir şey bulamamıştı, buldukları da ıslaktı. Yorgun argın barakaya döndüğünde elleri donmak üzereydi. Sızmak üzere olan Thomas bir köşeye kıvrılmış ve iki büklüm olmuştu. John içeri girdiğinde, kafasını kaldırıp: “Dışarısı nasıl?” diye sordu. “Berbat” dedi John ellerini ovuşturarak. “Zor bir gece olacak.” Bir yandan da dünden kalan tahta parçalarını tutuşturmaya çalışıyordu. Sonunda tutuşturdu, ellerini ateşin üzerine yaklaştırdı. Bir yandan da Thomas’ı izliyordu göz ucuyla. Doğrusu ikisi de pek konuşkan insanlar sayılmazlardı. Genelde Thomas hayat hikayesini anlatır, John dinlerdi. Yalnızca hep aynı hikayeyi dinlediğinden hayatının her ayrıntısını ezberlemişti neredeyse. Ateş söndüğünde artık nasıl ısınacaklarını yalnızca John düşünüyordu; çünkü öbürünün ayık olduğu ve böyle şeyleri dert ettiği pek görülmemişti. Yine John ona kızamıyordu. Aslında buna benzer pek çok gece geçirmişlerdi. Bu yüzden biraz rahattı John. Yalnızca bugün içinde garip bir duygu vardı ve iyice bitkinleşmişti. Tek yapmaları gereken uyanık kalmaktı. Biraz sonra Thomas da ateşe doğru sendeleyerek yaklaştı, titremeye başlamıştı. “Biliyor musun” dedi, kesik kesik öksürmeye başladı. Yağlanmış saçlarını gözlerinin önünden çekmeye çalıştı. “En çok da neye canım sıkılıyor?” Pakette kalmış, iyice kıvrılmış ve bir yanı ıslanmış sigarasını ağzına götürürken John, bakmadan yanıtladı: “Neye?” “Bir gün bu acımasız sokağın korkunç karanlıkları beni de yutarsa benim olmam ya da olmamam hiçbir şeyi değiştirmeyecek.” Üçüncü kibritte sigarasını yaktı John, artık sönmeye yüz tutan ateşe dalıp gitti.Günlerden perşembe olmalıydı.17 Ocak Perşembe. Yedi gün sonra doğum günü olduğunu düşünmeden edemedi. Thomas tekrar kartondan yatağına gitmiş, kendini bırakmıştı. Yeniden sızmıştır diye düşündü. Arkadaşının üzerini örtecek bir şeyler aradı, bulamadı. Yavaş yavaş göz kapakları ağırlaşıyor, ayağa kalkmayı deniyor, yorgun bedenine yenik düşüyordu. Kenarda duran mumun alevi kartonların arasından sızan rüzgarla titreyip duruyor, sönecek gibi oluyordu. John ellerini ağzına götürüp bir kez daha hohladı. Etrafı bulanık görmeye başlayan gözleri yorgun bedenine uymuştu. Birkaç dakika sonra derin uykuların içine daldı, bedeni gevşemeye başladı.
İki gün sonra bir ihbar üzerine barakaya gelen polisler, iki arkadaşın morarmış cesetlerini morga götürmek üzere arabaya koydular. Cesetlere kimse sahip çıkmadığından masrafları belediye üstlendi. Gösterişsiz bir merasimle şehir mezarlığına yan yana gömüldüler. Geride boş kalmış kartondan bir baraka ve önünde bir alışveriş arabasında birkaç kola kutusu kalmıştı. Metropolde hayat devam ediyordu.
Aynı gün gece yarısı hapishanenin nemli tavanına dikilmiş, boşluğa bakan bir çift gözden yuvarlanan damlalar, soğuk ranzanın paslı demirlerine çarparak sessizce yuvarlandı.

(Tasfiye Dergisi,2)

Leave a comment