Kas
25
2010

Hep Üşüyen Adam | Mustafa Kıyak (Öykü)

Eve dönüyordum. Üzerimde gri paltom vardı. Havalar gittikçe soğuyordu. Âdetim olduğu üzere gelirken göz ucuyla -boynumu çevirmeye korkuyordum, çünkü insan bir kere soğuğu hissederse hemen vücuduna yayılıyor- kilisenin yanındaki sıcaklıkölçere baktım. -12 yazıyordu, inanmadım. Eve gidip suya bakarak yeniden ölçerim her zaman. İnsanlar da böyledir, her zaman abartılı. Onlara da çoğunlukla inanmakta güçlük çekerim. Paltomun iç cebindeki fare başını bile çıkaramıyor soğuktan.

Başka bir zaman olsa kafasını hep dışarıya uzatmaya çalışır, viyaklayıp durur; gelip geçenlerden durup bakanlar bile olurdu. Beremi kafama kulaklarımı tam örtecek şekilde yerleştirmedim. Bunun nedeni kulaklarımın çok ısınıp beni rahatsız etmesidir. B. sokağından geçerken ortalıkta kimsenin kalmadığını fark ettim. Herkes kendini avutacak bir eğlence bulmuştur şimdi. Halimden yakınmıyorum. Soğukta gezmeyi severim çünkü fiziksel olarak kendimi bazı şeylerden yoksun bırakınca beynim çoğu şeye her zamanki gibi takılıp kalmıyor. Soğuktan titrerken kim zamanın acımasızlığını ya da yalnızlığın korkunçluğunu düşünebilir ki? Birkaç saniye içinde değişen beynimdeki imgelerin üzerimde yarattığı etkilerden eser yok şimdi. Soğuk içime işliyor ve üşüyorum o kadar. Başka bir şey düşünmemeye çalışıyorum. Biraz sonra eve vardığımda belki aynı şeyi söylemem, belki bu halimi ve şu anda düşündüklerimi unutmuş olurum çoktan. Alfred bu değişime tanıklık eder her zaman. Korkuyorum, kendimden emin değilim ve kafamda uçuşan fotoğrafları bir yerlere oturtmaya çalışıyorum. Yaşamın ne getireceği belli olmuyor. Her an ölebileceğim korkusundan bazen uyuyamıyorum ve çoğu zaman vaktim normal insanların nasıl sorunsuz ve mutlu olarak yaşadıkları, mevsimlerin art arda bir deveran içerisinde hareket ettiği ve bir gün aniden bu uyumun bozulacağı ve felaketlerin biz insanları zamansız yakalayabileceğini düşünmekle geçiyor. Saatimi düşürdüm geçen gün banyoda. Ama düşeceğini saat düşmeden bir iki saniye önce koluma takmaya çalışırken hissettim. Elime alıp baktığımda on ikinin ikisi kadranın üzerinde dolaşmaya başlamıştı. Daha önce de aynı şey olmuş, saatçiye götürmüştüm. Tekrar yapıştırdı. Ama kirli elleri saatimin camında lekeler bırakmış. Her saate baktığımda bu kiri görüp tedirgin oluyorum. Saat dedim de aklıma geldi. Geçen sene bu günlerde -bir iki gün nezarette kalmıştım- yine eve dönerken ve yağan karın üzerinde parlayan kristalleri seyrederken saat kulesinin çanları aniden çalmış ve ben ürpermiştim. İyi hatırlıyorum. Hani şu beni intihar edecek zannettikleri zaman canım… Ani bir kararla beni ürperten bu sesin kaynağına yönelmiş ve ona ne şekilde olursa olsun zarar vermek istemiştim. Saat kulesine daha önce hiç çıkmamıştım. Geri dönüp yanına geldiğimde kapısını açık buldum. Tesadüf bu ya adamlar saat kulesinin saatini aydınlatan lambaları değiştiriyorlardı. O zamanlar Alfred yoktu ama onsuz nasıl yaşadığımı da anlayabilmiş değilim henüz. Neyse yüz basamaklı merdivenleri tırmanırken kimseyle karşılaşmadım. Yukarı çıkarken başım döndü. En sonuncu basamağı çıktığımda işte o devasa çark karşımda duruyordu. Yağlı ve siyah dişliler öylece bana bakıyordu. Küçük kapıdan başımı dışarı çıkarıp baktım. Nehrin denizde karıştığı yere kadar her yer görünüyordu buradan. Şehrin üzerine çöken o pis duman bu yükseklikte boğazımı daha az yakıyordu. Bu sis tabakası altındaki şehrin ışıkları belli belirsiz parıldayıp sönüyordu. Terlemiştim. Yorgunluktan dizlerimin bağı çözülmüştü. O kadar da genç sayılmam. Tam elimi on ikinin ikisine götürmüştüm, biraz daha dayanabilseydim ve ellerim bu soğuk metale yapışmasaydı sökecektim ki aşağıda yavaş yavaş birikmiş olan kalabalığı gördüm. Önce benim için toplandıklarını anlayamamıştım ama sonra endişelendim, kalbim hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı. Başım daha hızlı dönmeye başladı ve olduğum yere yığıldım. Sonrasını hatırlamıyordum. Gözümü açtığımda kuru bir yatağın üzerinde olduğumu gördüm. İki gün sonra beni salıverdiler.
“Geçmişi geçmişte bırak” demişti bir dostum ve “geleceğe bak” ama ben geçmişi geçmişte bırakamıyordum ve gelecekse çok uzağımdaydı. Karamsardım, çok sigara içiyordum, eskiden dinlediğim çoğu şarkıyı da artık dinlemez olmuştum. Daha doğrusu müzik dinlememeye çalışıyordum ve yalnız kalmamaya dikkat ediyordum. Sırf bu yüzden sokakta arsızca etrafımda dolaşıp benden para sızdırmaya çalışan kötü kadınlara ve boşboğazlıkta sınır tanımayan bunaklara katlanıyordum ve ne kadar dayanmaya çalışsam da ya bir ağız dalaşı çıkıyordu ya da kavga. Apar topar oradan uzaklaşıp kendimi eve atıyordum. Ev dediğim de iki odalı bir baraka bozması. Kafamı toparladığım kimi zamanlarda bir şeyler karalıyordum kâğıtlara ve bunları sonra tamamlama isteğinden yoksun olarak bir kenara fırlatıyordum. Her gün kalktığımda yüzümü yıkamak aklıma gelmiyordu. Aklıma gelen şeylere daha sonra mantıklı bir gerekçe bulamıyordum. Mesela takvimin yapraklarını koparıp parçalamak ve pencereden savurmak istiyordum. Zaman saplantım yüzünden zamanla ilgili şeylere sebepsiz bir düşmanlık besliyordum.
Evlerin önünden geçerken gözüm pencerelere takılıyordu. Bu küçük ve daracık gecekondulara sığınmış, televizyon seyreden insanları görüyordum. Bazen perdenin aralığından ekrandaki bir kare gözüme takılıyor sonra beynime yerleşiyor onu saatlerce kafamda kurguluyordum. Uzun süre dağınık ve anlamsızca döşenmiş loş bir odada, duvardaki büyük pervaneden sızan hafif loş ışıkta bir görünüp bir kaybolan, gerçek acıları yansıtmaktan uzak boş ve yapmacık gözlerle bakan insanın ne anlatmak istediğini çözmeye çalıştım. Dar sokaklardan, kendini bile aydınlatmaktan mahrum sokak lambalarının önünden silik bir gölge gibi geçerek kendimi sahile attım. Eski bir balıkçı kayığının yanına çöktüm. Kendimi öylesine kötü hissediyordum ki sanki bu dünyadaki en çaresiz, en yalnız insan bendim. Elimdeki sönmeye yüz tutmuş sigaranın kalan son kıvılcımlarıyla önümde duran şu su yığınının tutuşmasını öyle çok istedim ki sigarayı hırsla denize doğru fırlattım. Olmadı, deniz tutuşmadı ama içimdeki kuruyan ağacın dallarından biri daha tutuşmuştu. Kalktım ve yürümeye başladım.
(Tasfiye Dergisi, 3)

Leave a comment