Ara
1
2010

Düşüncenin Taşrası, Hayatın Merkezi | Ahmet Örs

İnsanlığın önemli bir kısmının kırsal bölgelerde yaşayıp şehirlere pek teveccüh etmediği dönemlerde belki düşünce faaliyetlerinin sınırlı çevrelerde yoğunlaşması veya imkânların bundan ötesine izin vermemesi açısından bir merkez – taşra ikileminden bahsedilebilirdi. Hayatın günümüzle kıyas kabul etmeyecek derecede zor şartlar altında sürmesi gerekliliği insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için onları fazlasıyla fizikî çaba harcamalarına zorlamaktaydı kuşkusuz. Tabiatın bütün hırçınlığıyla insanı kuşattığı dönemlerde düşünce üretimine ayrılacak vakit ve emek ayrı birimler halinde tamamen bu gayretler için görevlendirilmiş kişi ve kurumlardan başkaları için elbetteki sınırlı ölçülerde tutulmuştur. Bu durum ister istemez bir ikilik meydana getirmiştir. Bu arada kesin hatlarla ayrılan toplumsal yapıdan bahsedildiği sanılmamalıdır. Ancak her ne kadar düşünce faaliyetleriyle yaşamın idamesine dönük çabalar yer yer iç içe geçmiş olsa da kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkan farklılıklar da tabii karşılanmalıdır.
Bu çerçevede ele alındığında iletişim ve eğitim imkânlarının kısıtlı olduğu mesela bir İslam veya Batı ortaçağından bugüne kadar insanoğlunun düşünce ve yaşayış tarihinde önemli kırılma ve değişimler yaşanmıştır. Bilgi ve inancın küreselleşme kavramından çok daha önce ve hızlı bir şekilde yeryüzünde bütün engelleri aşarak yaygınlık kazanması önceki yerleşik anlayışların törpülenmesine veya tamamen iptal olmasına sebep oldu. Gerek artan nüfusun insanlar veya halklar arasındaki münasebetleri yoğunlaştırması, gerek teknik imkânların bilgi ve düşünce çabalarını en ilgisiz zannedilen bölge ve kişilere kadar ulaştırması yeni bir tarzı tarihin önüne sunuverdi.
Bahse değer görülen bu yoğunluktandır ki insanlığın son üç – dört yüz yıllık serüveni baş döndürücü sosyal ve siyasî dönüşümleri tetikleyip geliştiren düşünce çabalarının bütün toplumları neredeyse bütün bireylerine kadar bu süreçlere katması şekline büründü. Artık yakın diyarlar çok uzak yerler olarak nitelendirilmemekte, sıradan halk veya en azından biraz okumuş yarı aydınlar tarafından tartışılmadık mesele bırakılmamaktaydı. Avrupa veya dünyanın diğer bölgelerinde yaşanan devrimler, siyasî ve fikrî çalkantılar yavaş yavaş merkez – taşra mukayeselerinde belirli bir tavır değişikliğine gidilmesi gerektiği fikrini insanlığa ister istemez dayatmış olmalıydı.
Düşünce veya özelinde edebiyat çevrelerinde birçok defa bir kısırdöngü şekline evrilmesine rağmen bu mukayese var olagelmiştir. İnsanların birtakım vesilelerle düşünce ve inancı değil de ikbâl veya hâlihazırdaki kazanımları ya da tatmin amaçlı anlayışlarını bir şekilde gerçekleştirebilme arzularını ifade eden kısır çekişmelerden birinin adı olmaktan çoktan kurtulması gereken bu mukâyese çeşitli varyantlarıyla günümüzde de sürdürülmektedir.
Bir inanç ya da düşünce sisteminin insanlık için bir şey ifade edebilmesi için onun en azından hayata verebileceği bir cevabının olması, daha ileri boyutuyla da hayatı dönüştürmeyi amaçlaması gereklidir. Bu hedeflerden mahrum bir düşünce anlayışının insanlık için ne ifade edeceği tartışma değerine bile ulaşmamalıdır. Dolayısıyla mukayesenin kendisi bir amaç kılındığında belirlenmesi gereken şey odur ki bu amaç beyhûde ve anlamdan mahrum bir çaba olmaktan kurtulamayacaktır.
Hayata verilecek cevapları üretmeye gayret göstermek esasında yeryüzünde yaşama nimetine ulaşmış her bireyin sorumluluğudur. Ancak yukarıda dillendirmeye gayret gösterdiğimiz şekilde bu, tarihî seyir içerisinde tabî birtakım nedenlerden veya şeytanın ayartıları sebebiyle önemli ölçüde mümkün olamamıştır. İnsanoğlunun nicel artımının ivme kazandığı ve teknik bazı imkânların birçok engel ve olumsuzluğu bertaraf etmeye başladığı dönemlerden bugüne uzanan çizgide bahsettiğimiz sorumlulukları yerine getirme imkânları artmıştır. Kendini bir düşünce sistemi içerisinde gören herkes bir merkez – taşra ayrımını kabul etmeksizin bu çabalardaki yerini hak ederek almak durumundadır. Birtakım saplantı ve komplekslerin yerini samimi çabalar almalıdır. Düşüncenin gelişimi ve kitleleşmesi açısından artık bir merkez – taşra ayrımından hiçbir şekilde söz edilemez, geçerli mazeretler üretilemez. Yazıya ve söze dayalı düşünce üretiminin hemen hemen her tarafa son derece süratli bir şekilde ulaştığı bir dönemde bu mukayesedeki tarafların herhangi bir kasıntı veya bahaneye sapma ve yönelme hakları yoktur.
Bir yerde olmak ya da olmamak tek başına yeterli bir meziyet değildir. Dünyada bulunma süresi hayırlı çabalar içinde bulunmak veya bu süreye değer katamamak açılarından bir gün mutlaka değerlendirilecektir. Önemli olan bu anlayışın taşrasında kalmamaktır.

(Tasfiye dergisi, sayı: 4)

Related Posts

Yazar hakkında

Leave a comment