Ara
3
2010

Bir Kurşun Bile Çok Gelir Bize I Ahmet Örs (Öykü)

Sizi bir arka sokak çay ocağında son derece merhametli çaycının halime acıyarak ikram ettiği sıcak çayı, açlıktan bulanmaya başlamış mideme indirirken köşede müşterileri şenlendirmek için sürekli açık tutulan eski, küçük televizyonda gördüm. Fazlasıyla mutluydunuz, öyle ki gözleriniz sevinçten kocaman açılmışken ağzınız eşsiz lezzetleri midenize yuvarlayacak olmanın heyecanı içindeydi. Gayri ihtiyarî size bakmış bulundum, karnım açtı; çaycı, sağ olsun ama çaydan başka bir şey ısmarlayarak bütçesini zorlayabilecek durumda değildi, ne de olsa bir küçük arka sokak çaycısıydı, kendisi gibi yoksul esnafa çay veriyordu; sizse hayatınızdan ziyadesiyle memnundunuz. Zengin, tasasız; dünyadan bîhaber kıldığınız, yemeyi hayatlarının en büyük amacı hâline getirdiğiniz hanımların sıcak, dekor ayrıntılarına boğulmuş mutfaklarına sesleniyordunuz. Keyifli bir saray sofrası hazırlığı edasındaydınız. Yaptığınız her tarif beynimde bir kurşun gibi vınlayarak dolaşmaya başlamıştı. Sizi daha önce görmemiştim, demek ki küçük eski televizyon kederli, yoksul müşterileri eğlendirmek amacından bugün vazgeçmişti. Karnımı tam olarak doyurabildiğim nadir günlerde bile tadamadığım akla hayale gelmez, nereden bulduğunuzu bile tahmin edemediğim tarifleri büyük bir hevesle veriyordunuz, çok çok sevdiğiniz seyircilerinize. Şişman hanımlardan obur kocaları için hazırladıkları tarifleri alırken saadetten neredeyse gözleriniz yaşaracaktı. Hazırladığınız börekleri, tatlıları, yemekleri ocağa koyarken, fırına sürerken sayı yapmış bir oyuncu gibi muzaffer bir edaya bürünüşünüz gözlerimden kaçmadı. Dertsiz, tasasız bir dünyada yaşıyordunuz ve insanların yemek sorunsalına müdahil olmayı kendinize bir vazife addetmiştiniz. Tarifler verip yemekleri yaparken halkımızın sosyal yaralarına o hamarat parmaklarınızla merhem olacak değinmeleri bilgiç bir tavırla yapmayı da ihmal etmiyordunuz.

Sizi nasıl sevebilirim, dışarının soğuğundan sığındığım şu küçük, yoksul çay evinde aç karnıma çay yudumlarken beni bombardımana tutmuş en kötü düşman askerisiniz ve hiç utanmanız yok. Saygısızsınız, nice yoksulun gözünün içine baka baka lezzet kültürü inşa etmeye çalışıyor, kendinize benzeyen geçmişi de buna ortak ediyorsunuz. Mustazafların kalbini kırıyorsunuz. Kalbi kırılan bir mustazaf olarak küçük eski televizyonu kırmanın bir fayda getirmeyeceğine kanaat getirdikten sonra bu mektubu yazmaya karar verdim ve iyiliksever ocakçıdan aldığım müşteri kaydı tuttuğu, yarısına kadar kısalmış kurşun kalemle eski bir defterin en arka sayfasındaki boş sayfaya nefretimi karalamaya başladım. Umarım fırınınız yanmaya başlar, ağzınızın suyu akarak hazırlamaya çalıştığınız tatlının içine şeker yerine tuz koymuşsunuzdur. İnşallah kameralarınız bozulur, seyircileriniz size yumurta fırlatır. Yoksulların evlerine uğramayan süslü pastalarınız dağılır, eliniz yüzünüz utanca benzer kızıllıklarla dolar. İyiliksever ocakçının tedirgin bakışları arasında yazmaya çalıştığım şu mektuba sizin için ekleyebileceğim bir selamım yok. Evet sizden bir selamı esirgiyorum. Siz, yemek programını kalbimize bir bıçak gibi saplamak için yapıyorsunuz. Keyif içerisinde beni süzen, beni hakir gören gözlerinizi bir düşman silahı olarak algılıyorum. Size saygılar yerine nefretler sunuyorum. Açlığın sokaklarda halsiz düşürdüğü dostlarım adına yazdığım inancındayım. Yarın aynı saatte onları da buraya getireceğim ve onlara da programınızı seyrettireceğim. Seyircileriniz her geçen gün artacak. Alacağınız mektupların rengi değişecek. Çiçekli zarflardan sonra yavaş yavaş kırgınlıkları yüzüne vurmuş sararmış zarfları açmak zorunda kalacak, yıpranmış mektup kâğıtlarından yayılan koku ve öfkeleri tatlı ve böreklerinize katarak boğazlarda düğümlenen yeni tarifler vermeye başlayacaksınız. Yoksulların gözyaşları ocağınızı söndürecek, aç çocukların ağlamaları yayınınızın nefesini kesecek.
Adres olarak bana saldırdığınız küçük çay ocağının köşesindeki eski küçük televizyonun karşısındaki hasır oturağı veriyorum.

(Tasfiye Dergisi – 5)

Leave a comment