Ara
17
2010

Ütopya Annelerin Ayakları Altında, Şiir de.

Mutlak doğrularımız olmamalı, herkesin kendi doğrusu vardır ve bu doğrularından çıkaracaklarımız vardır gibi çoğulcu söylemlerin etkisiyle alıştığımız bir takım ifadeler ve liberal düşünme biçimine devamlı olarak muhatap oluşumuzun yarattığı tahribat, günden güne kültleşen sanatın>edebiyatın>şiirin kutsallığını yani formun donarak tartışılamaz bir çıkış noktasına dönüştürülmesi ve hakikate ulaşmanın tek yöntemi olarak algılanması gibi kökenleri elitist sanat anlayışlarında mahfuz olan kabulleri alttan alta besliyor. Renklerimiz, mozaik, çok-kültür, çok-değer, çok-doğru, Ramazan’da caz ve Farid Farjad ve Şevval Sam ve şeb-i arus ve Naipaul vesaire. Homojenliği, tek-tipliği, ulusal bütünlüğü, Murat Uyurkulak’ın ifadesiyle vatanın ve milletin çatlamaz mermerliğini savunmak ile mozaiklik söyleminin arasına Müslümanlar olarak çekebileceğimiz ince bir çizgi var.

Geçen gün birisi, hak ihlallerine karşı ortak bir şeyler yapalım diyen birisi, mutlak doğrulara saplanmak faşizme götürür gibi bir şey söyledi. Makyavelizmi ve pragmatik siyasetleri makulleştiren bu sözlerin sahibi iktidar partisinin bir şey başkanı. Vahiy mutlak doğruları söylemiyor mu, ona ne diyorsun deyince, “o ayrı” diye geçiştiriliyorsunuz, o gün de öyle bir şey oldu. Sadece uhrevi, kültürel yahut ahlaki bir öğreti değildir bu, toplumsal ve siyasal sorumluluklar, çabalar, tavır alışlar gerektirir, anadilde eğitimle ilgili, grizu patlamalarıyla ilgili, füze kalkanıyla, bizim yurdun mutfağında çalışan ve aldığı 500 lirayla dört çocuğa bakan Bilal Abiyle ilgili söyleyecek şeyleri olmalıdır bu hitaba muhatap olanın, dedim. Bizim şöyle böyle projelerimiz var, bunları engellemek lazım elbette biz de memnun değiliz, füze kalkanı olayının arkaplanını biliyorum ben onu ayrı konuşuruz, diyerek geçiştirdi.

Mutlak doğrularımız var, “somut hakikatlerimiz” ve vazifelerimiz var, ama iş yok, insanların hayatında karşılık yaratmak yok, gerçekliğimiz yok. İnsanlara umut olacak Müslümanlar nerede? İktidara eklemlenmiş, düşünme mantığını AKP-CHP karşıtlığına dayamış öbeklerin üreteceği bir hareketi daha çok ararız. Daha kötüsü, en kötüsü hatta, o gün ve başka günlerde yaşadığım tecrübelerle tespit ettiğim bir şey, İslami referanslarla konuşmak gittikçe insanlarda daha çok tedirginlik oluşturuyor. Vahiy, fazlasıyla gerçeklikten kopuk bir şey hâlinde çünkü, duvarda asılı kalmamalı vs. söylemlerini aşamayınca böyle oluyor, biraz okuyan İslamcı gençler bu lafları aykırı buluveriyor. Birikim’in Aralık sayısındaki orta sınıf dosyasında dikkat çekici yazılar var, oradan hareketle söyleyeyim, kafamızda bilim-sanatla vs. özdeşlik kurarak tasavvur ettiğimiz İslamcı okur-yazar orta -ve yavaş yavaş üst- sınıfın civarına yanaşanlar bilirler, bu kesimlerde mezkur kaçışma açıkça görülüyor. Mescit değil de dinlenme odası yazıyor mesela bilim-sanat’ta, benzer bir tedirginlik söz konusu olmalı. İğreti bir sözcük mü bu: vahiy? Hayata müdahele eden vahiy: daha iğreti bir ifade? Gittikçe daha siyaset-üstü bir dile aitleşiyor, hayata müdahele ettirmek bir türlü nasip olmadığı için İslamcı çevreler içi bir dilin kısır döngüsüne kurban olarak dışsal bir söz, ayrıksı bir ifade, alakaya maydanoz bir hâl alıyor. Kuranî Hayat dergisi geçen aylarda “Kuran’ı Anlamak Gerekir” gibi bir kapak konusuyla çıkmıştı, yıllardır olduğu gibi aynı şeyi söyleyip duran başka yayınlar da var. Anlamak gerekir, yaşamak gerekir, hayat kitabı vs. ama ortada ufak çabalardan, yapıp etmelerden fazlası yok. Bol bol hocaefendiler oluşturuyoruz, bol bol seminer duyarlılıkları gösteriyoruz. (“Seminer duyarlılığı” sözüne Rita Felski’nin Edebiyat Ne İşe Yarar? kitabında rastladım. Belki birçokları için bir anlam ifade etmeyen bunca çağrışım/sayıklamada bu kitabın da etkisi var. Bu sözü, Jacques Ranciere’in Özgürleşen Seyirci’de tiyatro gösterisinde seyirciyi edilgen ve eyleme kudretin mahrum olan kişi şeklinde tanımlamasıyla irtibatlı olarak okumak durumu daha da netleştiriyor sanki. Seminer salonu duyarlılığı, hayatımızdaki birçok şeye cuk oturan bir söz.)

Okulumuz Perpa’yı görüyor, üç dört gökdelen ve gerisi alabildiğine uzanan şehir, varoşlar, adları bilinmeyen, ufak minibüslerle gidilen yerler. “Aynalı Çarşı” var Sivas’ta, hükümet konağının karşısında. Her tarafı camdan oluşan bir binayı küçükken ilk defa orada görmüştüm, Sivaslılar da onu görmüştür bu yeni dikey yaşam biçiminin ilk örneği olarak muhtemelen. Çanakkale’deki aynalı çarşıyı bilmiyorum, belki bu binayı türküden ilham alarak böyle sesliyorlardır. Bizim okuduğumuz fakülte geçen sene Fındıklı’daydı, bu sene Osmanbey’e göre Nişantaşı değil de Perpa tarafında kalan bira fabrikasıyla bilinen Bomonti’ye taşındı. (Ermenicede şehir demekmiş Bomonti, Tutunamayanlar’da da geçiyor, bir de İbrahim Tenekeci’nin dizesi var, “Yakındı ona Üsküp, çok uzaktı Bomonti”, gerçekten öyle, yol baya baya uzadı bu sene.) Bizim aynalı çarşı da birkaç gökdeleni ve arkasında sonsuza uzanan mahalleleri görüyor. Başkalarına da oluyor mu bu bilmiyorum, algıda seçicilik vs. ile açıklanamayacak ölçüde, bazen okuduğum şey yaşadığımla, biraz önce aklımdan geçenle, cevabını aradığım bir problemle bire bir ilgili oluyor -en azından düzenli olarak Kuran okuyanlar bunu defaatle deneyimlemişlerdir sanırım. Dilek Zaptçıoğlu’nun sol-ilahiyat tartışmalarını başlatan “Tanrı’ya Aşağıdakilerin Penceresinden Bakmak” yazısını bu manzaraya bakarak okudum, yazının eksenini kuran Saphirre Tower ve hemen altında bulunan Nurtepe İlkadım Kooperatifi ikiliği gerçekten etkileyici oldu böyle bir bağlamda. Bir duyarlılık var elbette, herkesin vardır. “Seminer salonu duyarlılığı.” Duyarlılığımızı seminer salonlarından halkın yaşayışına taşıma ütopyasına inanıyorum, Hz.Muhammed’in Burhan Sönmez tarafından şerh edilen ifadesiyle, ütopya annelerin ayakları altındadır; annelerin ayaklarından, ayaklarının bastığı yerden uzak aynalı çarşılarda büyütüp durduğumuz çoğulcu ağrılara son vermek için aşağıya inmeli, peygamberimiz gibi bütün rasyonelleştirme çabalarına karşı romantik ve devrimci olmalı ısrarla: “iniyorum kulelerinden katil.” Gelenekte ince gerçekleri kavramak anlamında kullanılan hikmet kavramını, Paolo Freire’nin praxis’inden mülhem bir ifadeyle söylemle eylemin, teoriyle pratiğin, Kuran’la sünnetin birlikteliği olarak değerlendirmişti Ahmet Örs, TYB İstanbul şubesinde yaptığı “Edebiyat ve Direniş” konuşmasında. Direnen edebiyat yaşanan dünyaya ilişkin söz söyleyebilen ve küresel ölçekte gerçekleşen ezilmelere karşı alternatif bir ütopya oluşturabilen bütüncül bir İslami Hareket çerçevesinde, kulelerden inip yaşanana denk düşerek, eldeki hakikati ezilenlerin hayatıyla irtibatın ışıtacağı hikmetlerle bütünleyerek var olabilir. Aksi takdirde bu da, Kuran’ı anlama meselesinde olduğu gibi gittikçe cıvır. Cemaat-içi’ne hitap eden bir edebiyat, hem edebi cemaati hem de İslamcı çevreleri kast ediyorum, direnen edebiyat gibi bir iddiayı somutlayamaz, havada kalacaktır bir çok şey. Okur kitlesine göre konuşacaksın mecburen ve sınırlanmış bir konuşma olacak ağzından çıkan.

Edebiyatla uğraşmak, şiire, hikâyeye, romana ve edebiyat eleştirisine zaman ayırmak, ilginç yaşantıları ifşa ederek ederek gizeme duyduğumuz merakı okşayan hatırâtlar ya da Salah Birsel gibi orjinal adamların eğlenceli denemelerini okumak, dergilerde sürüp giden tartışmaları izlemekten zevk almak, üstüne üstlük bunu yaşamsal bir faaliyete dönüştürmek. Hele bir de şairseniz, arada bir şiir yayınlıyorsanız ya da eleştiri yazılarınızla dergilerde görünerek bir yer edinmişseniz kendinize… Saçma olan bir şeyler var. Bütün bunların, bu ilgi, alaka ve heyecanların yanlış, hatalı, sıklıkla işittiğim şekliyle söyleyecek olursam “boş” olduğu gibi bir iddia taşımıyorum -sanat karşıtı yaklaşımlarda karşımıza çıktığı gibi. Tartışılması gereken şey, edebiyatla hemhâl olmanın şartlarının, bu eylemin anlamını belirleyen kaidelerin, tutum alışlarımızda rol oynayan ve okuduklarımızda ne tarafından cezbedileceğimizi karara bağlayan estetik değer yargılarının, sanata yüklenen yüceltmeci -ve aynı zamanda indirgemeci- işlevlerin yarattığı yanılsamaların belli bir nirengi noktasının olmaması, Baudrillard’ın deyişiyle, kökensel olarak yalnızca bir form olan sanatın hakikatin mutlak kaynağı olarak değerlendirilerek bir nirengi noktasına dönüştürülmesi. Bir başka Fransız filozof Alain Badiou’nun sanat-hakikat ilişkisiyle ilgili yaptığı tasnifte yer alan “hakikate yalnızca sanatın kâdir olduğu ve felsefenin gösterdiğini sanatın gerçekleştirdiği” tezinin Türkiye düzlemindeki tarihsel ve güncel örneklerini bir çırpıda sayabiliriz, bu iddianın sahiplerinin dünyadan kopuk “hülya adamları” oldukları ve siyasal olanı dışsal kılarak metafizik öncelikler yahut sol versiyonlarının ifadesiyle tinsel duygulanımlar peşine düşmekle bu dünyanın gerçekliğinden uzaklaştıklarını ve burasıyla ilgili söylediklerinde isabet oranlarının düştüğünü de söyleyebiliriz aynı şekilde. Bir şiir kutsalından bahsedebiliriz, şuurla bağlantısı çokça abartılan, acayip önemli, olmazsa olmaz. Şairlerin hangi dil, din, etnisite ve cinsiyete mensup olurlarsa olsunlar topyekûn boyun eğdikleri bir Tanrısı var şiirin. Her türlü ideolojinin ötesinde bir yeri olan kâdir-i mutlak Türk Şiiri var. Kalkış noktası böyle muğlak ve terkibi oluşturan iki ifadenin, Türk ve şiir, kerameti kendinden menkul kutsallıklarından ötürü bayağı bir ideolojik arkaplanı olan bir anlayıştan çok şey beklemek boş. 80 darbesi sonrasında ortaya çıkan imgeci şiirlerin yerini son dönemde yeniden siyasal şiirlerin alması, önemli ve öğretici bir süreci beraberinde getirdi. Bu sırada yazılanlardan öğrendiğimiz bir çok şey oldu, bu söylediklerimde de tartışmasız etkisi olan şeyler. Ancak yazılan politik şiirlerin ve hayata yönelen popülist işlerin başarısını gölgeliyor sözünü ettiğimiz çıkış noktası problemi. Ali K.Metin’in Pis Kan kitabı mesela. Siyasi şiirlerde sivillik, Türkiye, meydanlar, La İlahe İllallah gibi ifadelerin birlikte kullanıldığı eklektik bir dil söz konusu. Hassasiyet iyi ama seminer salonu hassasiyeti gibi, gerçeklikten kopuk. Mustafa Celep’in son dönem şiirleri hâkeza. Karşılaştığımız bu kimlik sorunu vahyin hayatla irtibatlanmasıyla bire bir ilgili, bu bağlamda önlerine Âkif’te buluşmak gibi güzel bir hedef koyanların Âkif’in Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afganî gibi isimlerin kılavuzluğunda önemli ölçüde gerçekleştirdiği bu irtibatla da buluşması büyük değer taşıyacaktır. Tasfiye için söyleyecek olursak, şimdilik imkânlarımız dahilinde bunu yapmanın derdindeyiz, estetik değer, edebi nitelik, sarsıcılık ve ses getiricilik konularındaki başarımız tartışılır, ama nirengi noktamızın sabit, muhkem ve sağlam bir zemine oturması, kendimize ait bir yolun yolcusu olabilmemiz en büyük güvencemiz.

Leave a comment