Eyl
3
2011

Türk Edebiyatı’nda Evliya Çelebi Dosyası

Türk Edebiyatı Eylül sayısında kapsamlı bir dosyayla Evliya Çelebi’ye odaklanıyor. Mustafa Özçelik’in Evliya Çelebi’nin Mevlânâ’yla fikri münasebeti ve sufiler hakkındaki görüşleri ile ilgili bir incelemesi,  Ali Şeriati tercümeleriyle tanıdığımız Ejder Okumuş’un Evliya Çelebi’nin Mukaddime’yi okuyup okumadığı sorusu etrafında, Seyahatnâme’de sosyal hayatın anlatılışıyla Osmanlı sosyoloji evreni/umran ilmi arasındaki ilişkiye yoğunlaştığı bir değinisi, Berat Demirci’nin “Hüccetim Evliya Çelebi” başlıklı bir denemesi ve Yusuf Akçay’ın Kütahya’da gerçekleştirilen Uluslararası Evliya Çelebi Sempozyumu’nda da bildiri sunan Manchester Üniversitesi’nden Doç.Dr.Fikret Turan’la gerçekleştirdiği bir söyleşi “Seyyahların En Sevimlisi Evliya Çelebi” başlıklı dosyada yer alıyor.

Ayrıntılı Tasvirlerle Dolu Bir Nesir

Ahmet Hamdi Tanpınar’dan iktibas edilen metin, Tanpınar nesrinin kendine özgü söyleyiş inceliğiyle Evliya Çelebi’nin Türkçe edebiyatın mühim isimlerinden biri oluşunun en önemli gerekçesinin söyleyişindeki samimiyet ve anlatımındaki ayrıntı zenginliği olduğunu ileri sürüyor. XIV. Asır Edebiyat Tarihi’nde ise Türkçede mesnevi gibi uzun soluklu anlatıların Batı’daki romanesklerin romana dönüşmesine benzer bir değişimi neden yaşamadığını izah ederken üç sebep ileri süren Tanpınar’a göre Avrupa’da yazarların sahip olduğu resim terbiyesi gözlemlerini canlı ve etkileyici kılarken tasvirin minyatürden öteye geçmediği edebiyatımızda mahremiyet anlayışının da etkisiyle ayrıntıları yansıtmak gibi bir dert pek olmamıştır. Orada Evliya’dan söz etmez Tanpınar ama Beş Şehir’in Bursa kısmında Evliya Çelebi’yi sıkı bir şekilde okuduğu açıkça görülür. Şu söylediklerine bakınca yakınarak bahsettiği hayatın renklerini yansıtmayan, teferruata inmeyen Osmanlı nesrinin istisnai bir örneği olan Evliya Çelebi Seyahatnâmesi‘ni büyük bir heyecanla okuduğunu kestirmek güç değil: “Eski nesir hakikî ve büyük mânâsında resme hiçbir zaman erişememiştir. Bununla beraber daima çok canlı bir pitoresk zevkini muhafaza etmiştir. Sokağı, meydanı, bayram yerini, isyan eden orduyu veya herhangi bir merasimi anlatırken bunlar daima renkli, daima hareketin duygusuna sahiptir. Evliya Çelebi’de ise bu tasvir zevki bir nevi kesif yaşama duygusuyla beraber yürür. Onun kadar neş’eli bir gözle etrafa bakmak pek az kişiye nasip olmuştur. İbşir Paşa’nın sadareti dolayısıyle tasvir ettiği alay okununca, eski İtalyan maskaraladlarını andıran renkli, hususî karakterlerle dolu neş’eli sahifeler birbirini takip eder. Bu artık herhangi bir tasvir, tabiatı elde etmeye ve onu geçmeye çalışan zoraki bir ceht değildir. Belki çok eğlenceli bir şey seyreden bir şehir çocuğunun gözlerinde gülen aydınlık ve yüzünü ikiye bölen mesut tebessümdür.”

Babası ve Dedesi Kaç Yıl Yaşadı?

Yusuf Akçay, Evliya’nın hatalı bir şekilde, Balkanlarda mukîm yirmi çeşit kavmin lisân-ı kâdim Latinceden türediğini ileri sürdüğü dil ve diyalektlerini nasıl yansıttığına değindiği yazısında, Evliya Çelebi’nin Almanca ve Farsça arasındaki benzerliği fark ettiğini ancak diller arasındaki ilişkiyi soy ortaklığı gibi fazlasıyla fantastik bir izahla açıkladığını aktarıyor.  Bahtiyar Aslan ise edebî metinlerin dilin kültürel zenginliği içinde organik bir bütün oluşturduğu düşüncesinden hareketle Seyahatnâme’nin yazılışından asırlar sonra Dilaver Cebeci’nin eleştiri ve gezi yazılarında, İhsan Oktay Anar’ın romanlarında esas metin olarak varlığını sürdürdüğünü ileri sürerek, Cebeci’nin yazdıklarıyla Evliya Çelebi’nin eserini karşılaştırmalı bir şekilde okumayı deniyor. Mine Mengi ise seyahatnâmede Evliya Çelebi’nin kendisini nasıl anlattığını ele alan bir değerlendirme yapmış. Evliya’nın abartılı anlatımı, mizahi kişiliği ve fantastiğe düşkün tarafının eserine renk ve kıvraklık kattığından söz eden Mengi, onu aynı zamanda bir edebiyatçı kabul etmenin de gereğini ortaya koyuyor. Evliya Çelebi’nin dedesinin 147, babasının 117 yıl yaşadığını söylemiş Mine Mengi ve bunun mübalağalı bir bilgi olduğunu ifade etmiş. Ancak kendisiyle yapılan söyleşide Hayati Develi, seyahatnâmenin 150 yıllık bir tarihsel süreci kanlı canlı bir şekilde anlattığından söz ederken Mengi’nin ifadelerini tashih ediyor sanki: “[B]abası, kendi ifadesiyle söylüyorum, 117 yıl yaşıyor. Yalan söylemesi için bir sebep yok, eskiden uzun yaşayan insanlar var. Dedesi de epeyce yaşamış o da yüzü geçmiştir, diyor. Dedesi İstanbul’un fethinde bulunan bir zât. Yavuzer Bey. Kütahyalı bir zât; sipahiymiş. Yani onların anlatılarını da metne dâhil ediyor. Babasından ve dedesinden duyduklarını. Ve bazı müsîn ihtiyarlar dediği yaşlı kimselerden dinledikleri var. Onları da katarsanız Evliya Çelebi 150 yıllık bir tarihsel dönemi anlatıyor.”

Prof.Dr. Hayati Develi: “Evliya Çelebi Bütün Osmanlı Halklarının Değeridir”

Ayşe Akdağ’ın Hayati Develi hocayla yaptığı  mülâkât Türk Edebiyatı’nın bu sayısındaki en ilgi çekici iş olmuş. Hayati Develi daha evvel, Türk Edebiyatı Vakfı’nca düzenlenen ”Çarşamba Sohbetleri”nde, doğumunun 400. yıl dönümü dolayısıyla Evliya Çelebi’yi ve Seyahatnâme‘sini anlatmış, TYB’de önceki bahar gerçekleştirilen “Edebiyat Mevsimi” etkinliklerinde gerçekleştirdiği konuşmada ise Seyahatnâme’de yer alan bazı diyaloglardan yola çıkarak Osmanlı döneminde İstanbul Türkçesinin şehir halkının geneli tarafından konuşulan bir ağız olmadığını ileri sürmüştü. Türk Edebiyatı’ndaki söyleşide Evliya Çelebi’nin Türkiye’de özellikle entelektüeller düzeyinde uzun süredir yanlış bir şekilde alımlandığını söyleyen Hayati Develi, dünya edebiyatında bir eşine, örneğine rastlanamayacak kadar özgün bir eser ve sadece Anadolu’ya değil bütün Osmanlı halklarına ait kıymetli bir hazine olan Seyahatnâme’nin nasıl bir yapıya ve içeriğe sahip olduğunu dört dörtlük bir şekilde izah ettikten ve Evliya Çelebi’nin macera dolu yaşantısından tadımlık kısımlar aktardıktan sonra bugüne değin hak ettiği değerden mahrum kalan bu temel metinle bundan itibaren daha ciddi ve bilinçli bir ilişki kurulması gerektiğinin altını çiziyor. “Aman bu İstanbul bana dar geliyor” diyen, dünyayı görme arzusuyla yanıp tutuşan 19 yaşındaki bir gencin babasının bütün uyarılarına rağmen şehri terk edip diyar diyar gezmeyi arzulaması Defoe’nun Robinson Crusoe’sunu hatırlattı bana. Ama sonra babasından olur alarak durumu düzeltiyor Evliya. Babaya isyan eden oğul, kutsal olana ayaklanan Batılı insanı başarıyla tarif eden bir motif aslında. Babasına inat yola düşen Robinson’un gemisi batar ve ıssız bir adaya tıkılır kalır; (Hayati Develi’ye göre kurmaca olan) meşhur rüyasında gördüğü sahabe Sa’d bin Vakkas’ın “evliya ve enbiyayı ziyaret et ve gördüklerini mutlaka tahrir eyle” nasihati sayesinde babasından izin alan Evliya Çelebi ise akla hayale sığmayacak bir coğrafyayı gezip dolaşır. Ahmet Hamdi Tanpınar, İspanyol edebiyatı için Cervantes neyse bizim için Evliya Çelebi odur, diyordu. Hayati Develi ise daha ileri gidiyor. Evliya’nın on ciltlik eserini bütün seyahâtleri bitirdikten sonra 70’li yaşlarında Mısır’da yazdığını, zaten Karadeniz’de gemisi batan ve değil eşyalarını hayatını zor kurtaran, defalarca düşman elinden kıl payı kurtulan, klişe bir tabirle, aksiyon filmlerini aratmayacak kadar hareketli bir yaşam geçiren birisinin gündüz yaşadıklarını akşam kaldığı otelde yazıya geçiren Cenap Şahabeddin gibi rahat davranamayacağını ifade ediyor ve ekliyor: “Evliya Çelebi öyle garip hikâyeler anlatan mukallit bir adam değil. Indiana Jones denince aklınıza ne geliyorsa Evliya Çelebi onun on misli.”

1 Comment+ Add Comment

  • Dankoff ve Holandali Martin amca kadar seyahatnameye dalabilen kim var? Yok şu şehir yok bu şehirden öteye geçebilen bir bakış yok maalesef… Biraz farklı Akif var. Meczup diyor Evliyaya.. Kurmacalık ve mecupluk ilginç değil mi….

Leave a comment