Oca
12
2011

BU SABAH GÜNEŞ BAŞKA DOĞACAK

Gece uyku tutmamış. Sanki içinde bir kristal küre gibi kurguladığı o uzun planlar seyrettiği birkaç saniyelik bir resimle yerle bir olmuştu. Gözlerini tavanda gezdirirken içinde ta derinliklerde darmadağın olan o kristalin kırıklarında inciniyordu yüreği. Ayakları uyuşup bu halin geçmesini isteyerek kalbinden dua ediyordu. Kalktı. İçi yanıyordu. Dolaba yöneldi. Soğuk bir suyun içinin yangınını geçireceğini düşünüyordu. Kana kana içti. Dudağının kenarından göğsüne damlalar akmış olsa da susuzluğu aksine daha da çoğaldı.

Kendisiyle yoğunlaşmak istemiyordu, ısrarla kendisinden uzaklaşmak istiyordu. O gördüğü resim sanki göz kapaklarına asılmıştı. Balkon kapısına yöneldi, yüzüne vuracak serinliği isteyerek açtı. Teninde hissettiği serinlik değildi, ılık, sıcak bir iklim hücum etti sanki tüm bedenine. O resmin ikliminden bir türlü sıyrılamıyordu. Burnuna ötelerden gelen barutun, kanın ılık, sıcak; çocukların ter kokuları geliyordu sanki. Gözünün gördüğü, teninin hissettiği her şey kendisini ta o ötelere götürüyordu. O resme, o coğrafyaya, o insanlara yakın hissediyordu hem bedenini hem ruhunu.
Sigarasından derin bir nefes çekti, başını gök kubbeye çevirdi. Gördüğü her bir yıldız, her bir ışık kümesi göklere yükselen feryat ve figanları haber veriyordu. Kaçamıyordu yüreğindeki o hesaplaşmadan. Yıllar önce yitirdiği o duygularla tekrar tanışıyordu. İç çekti. Bu sefer daha ölümcül, daha taze daha yenilenmiş olarak içini yıkıyordu bu hâl onun. İçi temizlendikçe omuzlarında ağırlıklar hissediyordu ama özgürleşerek yüklenmekteydi tüm ağırlıklar bedenine.
Evet, bağlıydı ta ötelere. Her uzvuyla aynı bütünün parçasıydı o bundan kaçmak istemiş olsa da. Canı onlarla yanıyordu. Sevindi. Hâlâ o güzel güvercinin kalbinde yaşadığına, aynı hisleri taşıyıp hissettiğine çok ama çok sevindi ve birden zihnine düştü: “Rabbin seni unutmadı ve terk etmedi” kutlu sözü.
Yıllar öncesindeki bir şubat ayında küllenmiş o ateş alev vermeye başlamıştı sanki. Bütün hissiyatı titriyor, inançları ona bu fetret devrini bitirmesini Kudüs’ten gelen feryatla, Lübnan’dan gelen tekbirlerle son vermesinin yolunu gösteriyordu.
Çevresinde aydınlık diye adlandırılmış kara ruhlular olsa da yıldızlar da inancı gibi yıllar öncesinin coşkusuyla parlıyorlardı; o puslu, o sönük hallerinden sıyrılmışlardı. Şehitlerin kanları, anaların feryadı ruhundaki tozları üflemiş, yıldızları yeniden cilalamıştı. Sahip olduğunu sandığı her şey ve sahip olmak istediği ne varsa onun olmayacaktı. Arınarak yönelme zamanını kaçırmak istemiyordu. Yüreğini, inançlarını yakan o acı var olma sebebiydi. Kavrayışını yeniden sorgulayarak, yüreğinin akışının fıtratının yanında olması gerektiğini biliyordu.
Biliyordu; bu sabah güneş dünden daha farklı doğacak ve o, hayatı önceki günden farklı algılayacaktı. O’nun için sevip O’nun için nefret etmeliydi. Yıldızları şekillendiren, kendisinin sevgi ve nefretini de şekillendirmeliydi.
Yürüyüşüne kadar yabancısı olmadığı, özleyip durduğu, eskimeyen o hâle akacaktı benliği. Musluğa yöneldi, elini yüzünü yıkadı. Hafiflemişti, omuzlarındaki yüklere inat mutluydu. Kalbindeki sızı, yüzünde tebessüme dönüşüyordu. Ve o göz kapaklarındaki resim Vaad’in son haliydi ve Vaad kuş olup gülücüklerle kanat çırpıyordu And’a doğru. Hayatı yeniden inşa için her şehit bir çağrı olup Anadolu kıtasında aks-i seda veriyordu. Allah vaadini Vaad’le sunuyordu insanlığa Beyrut’tan; duyabilen, görebilen ve hissedebilenler icin.
Kafasındaki cam kırıklarını yüreğinin potasından eriterek, yeniden yenilenerek bir Anka kuşu oluşturuyordu. Gaye; hayata tebessüm, dünyaya alaycı bir gülümseme ve birlemekti ‘O’nu…

Çetin Yıldırım, Tasfiye-9

Leave a comment